RESMİ TDK’NİN YAZIM KILAVUZU VE TÜRKÇE SÖZLÜK’ÜNÜN TÜRKÇENİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ İÇİN BAŞVURU KAYNAĞI SAYILMASI SAKINCALIDIR!

            Derneğimiz, ölçünlü dil ve yazım birliğinin bozulmaması için yıllardır çaba harcamakta, bilimcilerin, eğitimcilerin, uzmanların görüş ve uyarılarıyla oluşan değerlendirmelerini topluma duyurmaktadır. Bu amaçla Milli Eğitim Bakanı ile YÖK ve ÖSYM Başkanlarına 18 Temmuz 2006’da yazdığımız mektuplar ilişiğindeki dosyaların kamuoyunca bilinmesini de ilkelerimiz içinde sayıyor ve bunları olduğu gibi yayımlıyoruz.             


MİLLİ EĞİTİM BAKANINA, YÖK VE ÖSYM BAŞKANLARINA SUNULAN MEKTUP VE DOSYALAR:

            Dil Derneği Yönetim Kurulu olarak, ölçünlü (standart) dilin ve yazım kurallarının kullanımı açısından uzunca bir süredir kaygı içindeyiz. Özellikle öğretmenlerin kaygısı, giderek derinleşmekte, doğallıkla bu kaygılar, Türkçenin ve gençlerimizin geleceğini düşünen herkesi, her kurumu olduğu gibi Dil Derneği’ni de yakından ilgilendirmektedir. 20 yıldır ilgilere ve yetkililere seslenişimiz, hiçbir yankı bulmamış, yaratılan dil ve yazım kargaşasını önüne geçilmesi için yapıcı adımlar atılamamıştır.

            Bu nedenle kaygılarımızı ve nedenlerini örnekleriyle birlikte Milli Eğitim Bakanı Sayın Doç. Dr. Hüseyin Çelik’e, YÖK Başkanı Sayın Prof. Dr. Erdoğan Teziç’e, ÖSYM Başkanı Sayın Prof. Dr. Ünal Yarımağan’a ve bu sorun bütün ulusu ilgilendirdiğinden kamuoyuna da sunma gereksinimi duyduk.

            Yıllardır kişi ve kurumlar arasında sürüp giden tartışmalarda Türkçenin gelişimi ve bilimsel veriler göz önüne alınmadığı; tüm sorunların nedeni olarak 1983’ten önceki Türk Dil Kurumu gösterildiği ve suçlandığı için, yazık ki sorunların çözümünde de akla, dilin akışına, bilimsel verilere dayalı bir uzlaşma sağlanamamaktadır.

            Gelgelelim bu arada Başbakanlığa bağlı TDK’nin yayımladığı 1985 baskılı “İmlâ Kılavuzu” ile 1988 baskılı Türkçe Sözlük’ten bu yana binlerce çocuk ve genç, yanlış ve eksik kaynakları kullanarak eğitim kurumlarından gelip geçmiş, yaşama atılmıştır.

            Sizlere ve kamuoyuna sunduğumuz bu dosya ile ne kişi ve kurumlarla çatışmayı, ne de tartışmaları başka boyutlara taşımayı amaçlıyoruz. Özellikle yazımda, 40- 50 yıl önce sorun olmaktan çıkmış konuların, 2000’ler Türkiyesinde yeniden soruna dönüştürülmesini anlamakta gerçekten zorlanıyoruz.

            TDK’nin bir devlet dairesi oluşu öngörülerek MEB’nin, bu kurumun Türkçe Sözlük’ü ile Yazım Kılavuzu’nu okullara önermesi, 20 yıldır, yaratılan dil ve yazım kargaşasını büyütürken çocuk ve gençlerimizin yarınını belirleyecek ortak sınavlarda da Türk Dil Kurumu’nun Yazım Kılavuzu ile Türkçe Sözlük’ünün “temel kaynak” sayılması için birtakım girişimler olduğunu duymamız, endişelerimizi derinleştiriyor. Çünkü her iki yapıt da Türkçenin mantığını, yapısını, anlam özelliklerini zedeleyen, yerleşmiş kuralları alt üst eden yanlışlarla, yanılgılarla doludur.

Ders kitabı yazarlarının, sınava girecek çocukların, resmi TDK’ce sık sık değiştirilen yazım kuralları yüzünden yaşadığı sıkıntılar, sizlerin de bizlerin de bilgisi içindedir. Doğallıkla “yanlışı doğru diye sunan” bu yapıtlar nedeniyle örneğin bileşik yazımı yaygın olan bir sözcük yüzünden doğacak sorunları, her genç, her veli, her kitap yazarı, ya da her yurttaş yargıya taşıyabilir. İlköğretim öğrencileri arasında yaptığımız küçük sormacalarda bile, örneğin “büyükanne” ya da “ipekböceği” gibi sözcüklerin ayrı yazıldığına hiç tanık olmadık; ama çocuklar bu sözcükleri okulda başka, kültür yayınlarında başka görmektedirler. Bu nedenle çocuk ve gençler, yaratılan bu ikili yazım yüzünden başarısız sayılabilirler. Bir çocuk ya da gencin okuduğu roman ya da öyküyle ders kitabı arasındaki yazım farkının nedenini çözebilmesi; neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar verebilmesi olanaksızdır. Doğal olarak çocuk bir ikilemle yüz yüze kalacak; Türkçeye güveni sarsılacaktır.

Kuşkusuz, Türkçenin 80 yıllık gelişim öyküsünün tanığı olan, bu süreçte emeğini esirmeyen saygın dilciler de böyle durumlar karşısında haklı olarak tepki verecek, bilimsel kimliklerinin gereğini yerine getireceklerdir.

             Nitekim sizlere sunulan bu bilgilendirme dosyasının amacı ve anlamı da budur. Dil Derneği aklın öncülüğüne ve bilimin verilerine dayanarak tarihsel bir görev yaptığının bilincindedir. Bu görevi yerine getirirken her alandan saygın bilimcilerin, kültür yayıncılarının çoğunun, bilime ve Türkçeye saygılı yurttaşların, öğretmenlerin desteğini aldığımızı, onlarla görüş, bilgi alışverişini sürdürdüğümüzü de belirtmek isteriz.

Çünkü kültür yayıncılarının çoğu, resmi TDK’nin kurallarını reddetmekte, Ömer Asım Aksoy’un Ana Yazım Kılavuzu ile bu kılavuza koşut olan derneğimizin Yazım Kılavuzu’nu kullanmaktadır. Bu durum da ders kitaplarıyla kültür yayınları arasında yazım açısından büyük ayrımlar yaratmaktadır. Ülkedeki yüzlerce kitabevinin, yayınevinin adında “kitabevi, yayınevi” sözcükleri bileşikken resmi TDK, bu sözcükleri 20 yıl ayrı yazmakta direnmiştir. Genç yazarların, genç gazetecilerin kullandığı ikili üçlü yazımların nedeni budur.

            Bir kılavuz ya da sözlük hazırlamanın zorluğunu biliriz, emeğe de saygılıyız. Üstelik söz konusu, hepimizin ortak aracı olan Türkçedir; düşüncemiz, kökenimiz, inancımız ne olursa olsun, biz, eğitim almak, bilim, sanat üretmek, sağlıkta ve hak aramada bu dille, TÜRKÇEYLE anlaşmak zorundayız.

Bir kez daha yinelemek isteriz: Dil Derneği olarak Atatürk’ün Dil Devrimine inanan, Türkçenin eğitim ve öğretimin de bu anlayışla yapılmasını doğru bulan, Türkçe için akılcı, bilimsel verilere dayalı işler yapan herkesle her kurumla uzlaşırız. Ama aklın, bilimin reddettiği yanlışlara da akılcı, bilimsel verilere dayanarak tepki veririz. Çünkü Atatürk’ün “manevi mirası olan akıl ve bilim” tek yol göstericimizdir. Bu nedenle, bu seslenişimizi bütün yetkililerin, bütün dilseverlerin önemseyeceğini umuyor; ulusal kimliğimiz olan dilimiz için kaygılarımız gibi, sevinçlerimizin de ortak olacağı düşüncesiyle öneri ve uyarılarımızın değerlendirileceğinize inanıyoruz.

            Saygılarımızla.

                                                                            Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

                                                                                                      Sevgi Özel


I) YAZIM  KILAVUZLARININ ÖYKÜSÜ

            a) 1928’den 1983’e dek Kullanılan Yazım Kılavuzları

            Günümüzdeki yazım kargaşasının nedenlerini anlayabilmek ve sürüp giden gereksiz tartışmaların sona erdirmek için, kişi ve kurumları suçlamak, ya da savunmak amacıyla değil, yazım serüvenimizi nesnel bakış açısıyla kısaca anlatmak isteriz. Aktaracağımız bilgiler, 1928’den bu yana yayımlanan bütün kılavuzların önsözlerinde yer almıştır; ayrıca 1983 öncesindeki TDK’nin sıklıkla kural değiştirip değiştirmediğine ilişkin tüm bilgi ve belgeler, şimdiki resmi TDK’nin elinin altında, arşivindedir:

            * Bilindiği gibi Türkiye Türkçesinin ilk kılavuzu, “rapor”unu İbrahim Grantay’ın yazdığı “Dil Encümeni”nce 1928’de yayımlanan “İmlâ Lügati”dir. Harf Devrimini gerçekleştiren uzak görüşlü aydınlarla dilcilerin ortak emek ürünü olan bu yapıtla yazım kurallarının temeli atılmıştır; ama yapıtta kural pek azdır. “İmlâ Lügati” 1941’e dek kullanılmıştır.

            * 1941’de, “İmlâ Lügati”nin adı “İmlâ Kılavuzu” olmuş; dil çalışmalarının gelişimine koşut olarak kılavuzun başına kurallar bölümü, dizinine de pek çok sözcük ve terim eklenmiştir. Bu kılavuz (1948, 1956, 1957, 1960 ve 1962’de) 7 kez basılarak yaklaşık 24 yıl kullanılmıştır.

            * Bu kılavuzun kullanıldığı yıllarda, Türkiye Türkçesini ele alan çalışmalar, bugünkünden de yetersizdir.

            * 1983’ten önceki Türk Dil Kurumu, yazım kurallarını belirlerken, hiçbir zaman yazarlardan, toplumdan kopuk, öznel çalışmalar içinde olmamıştır. Örneğin 1957’deki 8. Dil Kurultayında (Kurultay Tutanakları, TDK Yayınları, 1958, s. 71), bir “imlâ soruşturması” yapılması, bir “komisyon” oluşturulması kararlaştırılmıştır. 1960’ta toplanan 9. Kurultayda, “yazımda görülen aksaklıkların giderilmesi, herkesin benimseyip kullanabileceği kurallara kavuşulması yolunda 11 temel sorunu içine alan 24 sayfalık bir soruşturma” hazırlanmış; soruşturmaya gelen 80’e yakın yanıt ve batı dillerinde yazım sorunun nasıl çözüldüğü incelenerek derli toplu bir yazanak oluşturulmuş; bu yazanak üzerinde TDK yetkilileriyle MEB temsilcileri birlikte çalışmış; ama kimi sorunların çözümünde görüş ayrılığı olduğu için, saptanan kuralların uygulanması ileriye bırakılmıştır” açıklaması da açık açık belirtilerek tutanaklara geçmiştir (Kurultay Tutanakları, TDK Yayını, 1961, s. 83).

            * TDK’de 1960-65 arasında yazım konusundaki çalışmalar daha da yoğunlaşmıştır. 1963 kurultayından sonra TDK Yönetim Kurulu “İmlâ Kılavuzu”nu yeniden gözden geçirme kararı almış, “Gramer Kolu ile Yürütme Kurulu” görevlendirilmiştir. Kol Başkanı Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu, geniş bir yazanak hazırlamış, bu yazanak üzerinde Yürütme Kurulunun oluşturduğu bir “komisyon” ile MEB Talim ve Terbiye Dairesinden gönderilen temsilci birlikte çalışmıştır. Aylarca çalışan kurul, yapıtın adını Yeni İmlâ Kılavuzu yapmış ve yapıt 1965’te yayımlanmıştır.

            b) Suçlanan 1965 Kılavuzu

            * 1965’e gelindiğinde, İmlâ Lügati’nden bu yana yaklaşık 36 yıl geçtiği için, Türkiye Türkçesine ilişkin birikim ve deneyimler artmış, “İmlâ Kılavuzu”ndaki kuralların çelişkileri, yetersizliği ortaya çıkmıştır. Örneğin “göziyle, başlıyan” gibi yazımlar; “Türkçe” sözcüğünün “Türkçenin yazımı” derken büyük, “türkçe şarkılar” derken küçük harfle başlaması ya da “tren-tiren, spor-sipor” gibi ikili kullanımlar; hiç kuralı olmayan konular, bileşik sözcüklerin, kişi ve yeradlarının nasıl yazılacağına ilişkin ikilemler, yabancı sözcüklerle noktalama imlerine ilişkin açıklamalar yeterli değildir.

Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı Ömer Asım Aksoy, 1965 baskılı 6. baskıya, eski “İmlâ Kılavuzu” ile “Yeni İmlâ Kılavuzu”nu karşılaştıran uzun bir önsöz yazmıştır. Bu karşılaştırma, önyargısız, nesnel bir bakış açısıyla okunduğunda, TDK’nin 1941 kılavuzunun yayımından 1965’e dek geçen zamanda kurumsal sorumluluk ve bilimsel yeterlik açısından hangi noktaya eriştiği de görülür. Yine Aksoy’un karşılaştırması, yerleşmiş temel kurallarla oynanmadığını ama kurallara daha kesin ve açık anlatımlar kazandırıldığını da kanıtlar; özellikle bileşik sözcüklerin yazımındaki sorunun çözüldüğünü, ikili üçlü yazımların teke indiğini gösterir. Bu yapıt birçoğumuzun kitaplığında bulunmaktadır. Bu nedenle içindeki kuralları, dizinlerini yok sayarak hazırlayıcılarını ve TDK’yi suçlamanın sürdürülmesini, bilimsel etikle bağdaştırmak zordur.

1965’teki Yeni İmlâ Kılavuzu (1966, 1967, 1968’de) dört; 1970’te Yeni Yazım (İmlâ) Kılavuzu olarak iki; Yeni Yazım Kılavuzu adıyla da (1973, 1975) iki kez basılmıştır. Görüldüğü gibi, kılavuzun adında “yazım” sözcüğünün kullanılması için bile hiç ivedi davranılmamış, 1941’den 1973’e dek geçen zamanda “yazım” teriminin yaygınlaşıp içselleştirilmesi zamana bırakılmıştır. Bu Atatürk’ün kurduğu TDK’nin, bilimsel sorumluğunun örneğidir.

c) TDK’nin 1977 Kılavuzu

            1983 öncesindeki TDK’nin yazım konusunu, yine toplumsal uzlaşma sağlamak amacıyla çok boyutlu olarak ele aldığı tarih 1977’dir. Prof. Dr. Doğan Aksan’ın öncülüğünde yürütülen çok boyutlu çalışma, kılavuzun 1977’deki 9. baskısının “Önsöz”ünde şöyle açıklanmıştır:

            “(…) Bir yandan dildeki sürekli gelişme ve değişme, bir yandan da uygulamada çıkan sorunlar, Yeni Yazım Kılavuzu’nun yeniden elden geçirilmesini gerekli kılıyordu. Bu gereksinmeyi karşılamak amacıyla XV. Türk Dil Kurultayı, kılavuzla ilgili bütün sorunların her yönüyle gözden geçirilmesini kararlaştırmış, bu iş için Dilbilgisi Koluna yetki ve görev vermişti. Dilbilgisi Kolu, bu göreve başlarken konuyu günümüzdeki bilimsel çalışma yöntemlerine uygun biçimde ele alarak hem bilimsel verileri, hem de sorunlarla yakından ilgili kimselerin, kamuoyunun çeşitli görüş, eğilim ve isteklerini değerlendirmeyi yerinde görmüştür. Dilbilgisi Kolu Başkanı Prof. Dr. Doğan Aksan’ın yönetiminde yürütülen bu çalışmalarda, baştan sona dek, aşağıdaki temel ilkelere uyulmuştur:

            1. Amaç, elde olanı yıkmak değil, en kesin, en tutarlı, en kolay anlaşılıp uygulanabilir duruma getirmektir.

            2. Yazım Kılavuzu’nun, yurtta yazım birliğinin kesinlik sağlanmasına yarayacak, sık sık değişikliklere gidilmesini gerektirmeyecek yeni bir baskısı gerçekleştirilmelidir.

            3. Kurallar, her türlü duraksamayı önleyecek bir açıklıkla verilmeli, kurallarla dizin arasında çelişkiden uzak bir düzenlemeye gidilmeli, öğrenme ve öğretme kolaylığı sağlanmalıdır.

            4. Yeni Yazım Kılavuzu, dildeki gelişme ve eğilimleri yansıtmalı, dildeki benimsenen, yerleşen yeni öğeleri içermeli, eskimiş, kullanımdan düşmüş sözcüklerden temizlenmelidir.

            Bu ilkeler doğrultusunda çalışılırken ilk iş olarak kılavuz üzerinde şimdiye değin gerçekleştirilen bütün incelemeler, değişik yarkurulların, üyelerimizin, uzman ve dilseverlerin karar, görüş, öneri ve uyarıları incelenmiş, kamuoyuna sunulacak sorunlar saptanmıştır.

            İkinci bir girişim, geniş bir değerlendirme soruşturması olmuştur. Böylelikle yazım sorunlarını, uzman da olsa, birkaç kişinin bilgi ve görüşlerine göre değil, konuyla yakından ilgili, geniş bir topluluğun düşünce ve yargılarına dayanarak çözümleme yoluna gidilmiştir.”

            Yeni Yazım Kılavuzu’na yönelik tartışma, eleştiri ve önerileri içeren 43 sorun saptanmış, hazırlanan bir soruşturma belgesi 15 bin bastırılarak geniş bir çevreye ulaştırılmış; gelen yanıtlar, Şubat 1977’de toplanan, öğretim üyesi, öğretmen, uzman, eğitimci, kitap yazarı, yayın kurumlarında çalışan dizgici ve düzeltmen gibi uygulamacılardan oluşan, 45 kişilik bir yarkurul, üç boyunca sorunları, ilke ve kuralları, soruşturma sonuçlarını ele almıştır. Kurul, genel eğilimleri de göz önünde tutarak yazım kurallarını, kesin ve sık sık değişikliği gerektirmeyecek biçime getirmiştir. Dilbilgisi Kolu da bu kuralların sözcük diziniyle çelişmemesi için Sözlük Koluyla işbirliği yapmış ve 1977 kılavuzunu baskıya hazırlamıştır.

            1965 kılavuzu üzerinde toplumdan, kullanıcılardan gelen öneri ve eleştirileri değerlendirerek çalışmaları yürüten Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu gibi, 1977 kılavuzunun hazırlıklarını üstlenen Prof. Dr. Doğan Aksan da Türkiye Türkçesi dilbilgisine ve çağdaş dilbilime emek veren, yapıtlarıyla tanınmış dilcilerdir. Bu iki değerli dilcinin üstlendiği çalışmalara ilişkin bütün dosyalar, tutanaklar resmi TDK’nin arşivindedir; bu çalışmalar, eski TDK’nin MEB’den ve toplumdan kopuk, bireysel çabalar içinde olmadığını da gösterir.

TDK bir dernek olmasına karşın, MEB, 1977 kılavuzunu 1978’de bütün eğitim kurumlarına “tavsiye” etmiştir. Kaldı ki, eski TDK’nin kılavuz ve sözlükleri, MEB’nin “tavsiyesi” olmadan da bütün eğitim kurumlarının başvuru kitabı sayılmış ve kullanılmıştır.

            1977 kılavuzu, dizinleri zenginleştirilerek 11. baskıya geldiğinde ise TDK yapısal bir değişiklik geçirmiştir, TDK’nin 11. baskısında bıraktığı kılavuzdaki anlayışı ise, 1989’dan bu yana da Türkçeye ilişkin çoğalan deneyim ve birikimleri göz önüne alarak ama temel kurallarla oynamadan Dil Derneği sürdürmektedir.

            Yazık ki resmi TDK’nin*  2005 baskılı “Yazım Kılavuzu”nun “Sunuş”unda bu yazım serüveni, bilimsellikle bağdaştıramadığımız bir “dedikodu” biçemiyle aktarılmakta, 20 yıldır direnilen ama yerleştirilemeyen kurallara bilimsellikten uzak gerekçeler aranmaktadır.

            1928’den 1983’e değin, bütün Türkiye’de yazım konusunda yetkin ve yetkili tek kurum olarak bilinen TDK’nin kuralları, hem ders kitaplarında hem de kültür yayınlarında kullanılmıştır. Yazan ve okuyan, ders alan ve veren herkes, ortak kuralları benimsemiştir.

            1983 öncesindeki TDK, özellikle 1941’den sonra, Türkiye Türkçesine ilişkin araştırmalarla dilcilerin deneyim ve birikimleri yoğunlaştıkça, bu deneyim ve birikimleri yazım kurallarına da yansıtmıştır.  Çünkü dil, durağan bir varlık değildir; sürekli kendini yeniler. Sorunları bitmiş dil, ölü dildir. Öteki bilim dallarında olduğu gibi dilbilim de yeniliklere açıktır; her yeni sözcük, kavram ve terim, yabancı öğe, aynı zamanda çözümü bulunması gereken sorunların habercisidir.

            ç) Dilci, Dili İzlemekle Yükümlüdür

Bilindiği gibi dilci, oturduğu yerde kural uydurmaz; o dili işleyen bilim ve sanat insanlarının ürünleri, basının kullandığı dil, halkın dili, dile giren yabancı öğeler, tabelalar, duyurular, akla gelebilecek tüm dilsel olay, oluşum ve durumlar izlenip değerlendirilerek, bir dilin kuralları saptanır. Metinlerde “adaçayı” sözcüğünün bileşik yazımı yaygınsa, dilcinin yapacağı iş, bunun dilbilgisel açıklamasını, kurallarını bulmaktır. Örneğin 1940’lardan bu yana bileşik yazılan “adaçayı”nı, bugün de bitki çayı üreticileri, örneğin “Doğadan” adlı kurum, “adaçayı” adıyla satmayı sürdürmektedir. Öyleyse bu sözcüğü, 20 yıl boyunca “ada çayı” biçiminde ayrı yazmak doğru değildir.

Dilci, yanlış kullanımlar yaygınlaşmaya, dilin ses, biçim ve anlam özelliklerini bozmaya başladığında, kuşkusuz işe karışır. Ne ki resmi TDK’nin kılavuzlarında tam tersi bir durum söz konusudur; kurallar bozulmakta, kullanıcılar tepki verdikçe, yanlışlar parti parti düzeltilmektedir.      

II) RESMİ TDK’NİN 1985- 2005 ARASINDAKİ UYGULAMALARI

a)      1985 Kılavuzu

Resmi TDK, 1985’te Prof. Dr. Hasan Eren’in adını taşıyan “İmlâ Kılavuzu”nu yayımladığında, yapıt, kullanıcıları birkaç açıdan sıkıntıya sokmuştur. Çünkü bu kılavuzla bırakın birkaç yıl önceyi, 50 yıl öncesinin kullanımdan düşmüş kuralları canlandırılmaya çalışılmıştır. Resmi TDK, 1983’ten önceki kurumun 11 kez bastığı Yazım Kılavuzu’nun, bugün 24. baskısını yaptığını duyurmaktadır. 1985’ten sonra 12 kez “İmlâ Kılavuzu” adıyla, 1 kez Yazım Kılavuzu adıyla basılan yapıtın her yeni baskısında sessiz sedasız, yazım kargaşasını derinleştiren değişiklikler yapılmıştır. Aşağıdaki örnekler, gereksiz tartışmalara son vermek için sıralanmaktadır:

* 1969’dan bu yana kılavuzların adında kullanılan “yazım” sözcüğü “imlâ”ya çevrilmiş, inatla 20 yıl bu ad kullanılmış, “yazım”dan “imlâ”ya, “imlâ”dan “yazım”a dönüşün gerekçeleri açıklamadan, 2005 Eylülünde YAZIM KILAVUZU yayımlanmıştır. Demek ki Atatürk’ün kurumunca türetilen ve 1985’e dek yerleşik bir kavram olarak bilinen “yazım” yerine “imlâ”yı kullanmak doğru bir davranış değildir; bu yanlıştan dönülmüştür.

* 1928’den 1983’e dek TDK’nin yayımladığı kılavuzlar, onlarca dilcinin çalıştığı ortak emek ürünüdür; bu nedenle kılavuzların dış kapağına, ne TDK başkanlarının, kol başkanlarının, ne genel yazmanların, ne de uzmanların, hiç kimsenin adı konmamıştır. 1985 kılavuzu büyük ölçüde 1985 öncesindeki kuralları da içermektedir; bu nedenle onlarca dilcinin emeğini taşıyan bir yapıtın, bir kişiye özgülenmesi, şaşkınlık yaratmıştır. Ne ki resmi TDK, 1985 kılavuzunun 2. baskısında bu yanlışından dönmüştür.

* 1983 öncesindeki TDK, yanlış kullanılmasını önlemek için nispet “i”sini kullanıldığı her yerden kaldırmıştır. Doğu dillerini iyi bilmeyenlerin, bu imi doğru kullanması olanaksızdır. Eski TDK’nin bu kaygısı, resmi TDK’nin “İmlâ Kılavuzu”yla doğrulanmıştır. Nispet “i”si, “asî, canî, fanî, sakî, sarî, mer’î, tedaî…” gibi sözcüklerde yanlış olarak kullanılmış; bu im, yapıtın 2. baskısında kimi sözcüklerden kaldırılmış, kiminde yanlış olarak bırakılmıştır.

* Kesme imi (‘), “ an’ane, cem’an, kat’iyen, kıt’a, sür’at, san’at…” gibi onlarca sözcükte kullanılarak yazımda ikilik yaratılmış, bu kullanımdan sonraki baskılarda vazgeçilmiştir.

* Düzeltme imi (^), “ahlâk, billûr, evlât, felâket, hilâl, ilâç, ilân, ilâve, iflâs, ihtilâl, istiklâl, kelâm, lâkin, lâle, lâzım, mahlâs, selâm, üslûp, klâsik, lâhana, lâik, lâmba, Lâtin, melânkoli, plâk, plâj, plân, reklâm…” gibi, sözcüklerin geldiği yer düşünülmeden ve sesbilgisel veriler göz ardı edilerek gelişigüzel kullanılmış, kılavuzun her baskısında bir kısım sözcükten kaldırılmış, 2005 baskısında ise tümden vazgeçilmiştir.

Düzeltme imine ilişkin olarak, eski TDK’nin, bu imi tümden kaldırdığına yönelik savlar da doğru değildir. Bu im, Arapça ve Farsça sözcüklerde k ve g’den sonra gerektiği her yerde her zaman kullanılmıştır. Yazım kılavuzları, yayın tarihleri izlenerek incelendiğinde bu durum görülecektir.

* Nispet “i”si ve düzeltme imlerinin, az ya da hiç kullanılmamasının, konuşma dilinde aksamalar yarattığı savı da geçerli değildir. Dili uygulamalı biçimde, gözle ve kulakla öğretemiyorsak bu yanlışlar sürecektir. Örneğin “Hakkâri, dükkân, rüzgâr…” gibi düzeltme imini taşıyan sözcükler, birçok TV kanalında yanlış seslendirilmekte; yetiştiği bölgenin söyleyiş özelliklerinden kopamayan üst düzey yetkililerle Türkçe öğretmenleri bile “milli” sözcüğünü yanlış seslendirmektedir. Okullarımızda konuşma dersi yoktur; edebiyat ve Türkçe öğretmenlerinin çoğu ölçünlü dili kullanamamakta, bölgesel ağız ayrımları giderilememektedir. Bu nedenle eski TDK’yi ve yazım kılavuzlarını sorgulamak da sorunun çözümünde bilimsel bakış açısıyla bağdaşmamaktadır.

* Resmi TDK, büyük harflerin kullanımında, yabancı sözcüklerin yazımında da 40-50 yıl geride kalan kuralları öne çıkarmış, kılavuzun her baskısında bunlar da bölük bölük değişim geçirmiştir.

b) 1985- 2005 Arasında Bileşik Sözcüklerdeki Değişimler

            2005 Eylülünde yayımlanan “Yazım Kılavuzu”nun önsözünde de “(…)1985 baskılı İmlâ Kılavuzu, olumsuzlukları gideremediği gibi yazımda yeni tartışmalara da yol açmıştır” denilmektedir. Resmi TDK’nin kendisinin de kabul ettiği bu olumsuzluklar, yazık ki özellikle bileşik sözcüklerde sürüp gitmektedir.

             1) Yapıtın 1985 baskısında “ilkokul, arapsaçı, genelkurmay, radyoevi, Gaziantep…” gibi yüzlerce bileşik sözcük hiçbir açıklama yapılmadan ayrılmıştır. Dil Derneği’nin zamanın Milli Eğitim Bakanı Sayın Hasan Celal Güzel’e sunduğu yanlışların bir kısmı, bakanlığın yayımladığı bir genelge ile düzeltilmiş, büyük bölümü kalmıştır.

            2) Bileşik sözcükler, Türkçenin, hiçbir biçimde engelleyemeyecek en işlek sözcük üretme yollarından biridir. Türkçenin bileşik sözcük yapma kuralları 1965’ten sonra belirginleşmiş, bu yolla dilimize yüzlerce yeni sözcük ve terim; dolayısıyla düşünme, üretme alanımızı genişleten yepyeni kavramlar kazandırılmıştır. Ancak resmi TDK’ce yayımlanan Yazım Kılavuzu’nun 24. baskısında da bileşik sözcüklere ilişkin olarak bütün dilcileri şaşırtan ve örneklerle çelişen tanım ve açıklamalar sürmektedir. Yazım Kılavuzu’nda “BİRLEŞİK KELİMELERİN YAZILIŞI” büyük başlığı altında şu açıklamalar bulunmaktadır. Bu açıklamalarla verilen örnekler arasındaki çelişkiyi dikkatinize sunuyoruz:

            * “Belirtisiz isim tamlamaları, sıfat tamlamaları, isnat grupları, birleşik fiiller, ikilemeler, kısaltma grupları ve kalıplaşmış çekimli fiillerden oluşan ifadeler, yeni bir kavramı karşıladıklarında birleşik kelime olurlar: yer çekimi, hanımeli, ses bilgisi, beyaz peynir, açıkgöz, toplu iğne, eli açık, sırtı pek, söz etmek, gelebilmek…” gibi bir açıklama ile örnekler arasında dilbilgisel açıdan tutarlılık var mıdır?

            * 1965’ten bu yana yerleşmiş olan “bileşik sözcük” terimi bir yana atılmakta, dilbilimsel açıdan hiçbir anlam taşımayan, “Birleşik kelimeler belirli kurallar çerçevesinde bitişik ve ayrı olarak yazılır” açıklamasından sonra iki ayrı başlık altında “Bitişik Yazılan Birleşik Kelimeler” ve “Ayrı Yazılan Birleşik Kelimeler”e ilişkin tanım ve örnekler sıralanmaktadır.

            2005 kılavuzundaki şu bileşikler, kılavuzun önceki baskılarında ayrı yazılıyordu: “alt yapı, Ayşe kadın,  bakım evi, baş hekim, biçer döver, bilir kişi, Çerkez tavuğu, genel kurmay, gök kuşağı, ilk okul, ilk bahar,  kitap evi, kuş başı, kör ebe, radyo evi, sivri sinek, son bahar, soy adı, uluslar arası, yayın evi, zeytin yağı …”gibi.

Bunlara benzer yüzlerce yanlış örnek yapıtın 24. baskısında da barınmaktadır; örneğin, “Acem lalesi, acı badem, Antep fıstığı, at kestanesi, at sineği, azı dişi, badem şekeri, badem yağı, balık yağı, bal rengi, büyük anne, can eriği, çam fıstığı, çam sakızı, çavuş üzümü, Çerkez tavuğu, deniz yılanı, dil bilimi, dil peyniri, deve dikeni, eş anlamlı, eşek dikeni, fener balığı, fındık faresi, hamam böceği, hava küre, incir kuşu, ipek böceği, kara yolu, kaşar peyniri, kesme şeker, kol böreği, kuş üzümü, Malta eriği, ön söz, safra kesesi, şeker kamışı, şeker pancarı,  tas kebabı, taş kömürü, Tatar böreği, yer elması, yurt içi, yurt dışı…”

Ayrı yazılan bileşik sözcükler, “masa örtüsü, yemek masası, kol saati, takma kirpik…” gibi tamlamalarla birlikte sıralanmıştır. Kılavuz, kullanıcıları yanlışa yönlendirilmektedir.

Öte yandan “ayrı yazılan birleşik kelimeler”e benzeyen, kuruluşları aynı olan, “acemborusu, aslanağzı, baklaçiçeği, balköpüğü, camgöbeği, canevi, çayırsedefi, çobançantası, danaburnu, devetüyü, fildişi, gelinfeneri, gelinparmağı, gülkurusu, güvercinboynu, katırtırnağı, kazayağı, kavuniçi, kazboku, kızılşap, kızılkanat, kuşyemi, narçiçeği, ördekbaşı, ördekgagası, tavşanağzı, tavşankanı, turnagözü, vapurdumanı, venüsçarığı, vişneçürüğü, yavruağzı…” gibi bileşiklerle öncekiler arasındaki farkı bulmak olanaksızdır. Süs taşı olarak belirtilen ve ayrı yazılan “aslan ağzı” ile çiçek adı olan “aslanağzı”nı ayır etmek; deniz sözcüğüyle ayrı ve bileşik yazılan öğeler arasındaki farkı bulmak, özellikle öğrenciler açısından olanaksızdır. Örneğin “denizhıyarı, denizşakayığı; denizkestanesi, deniztavşanı” ile “deniz rezenesi, deniz marulu; deniz kazı, deniz yılanı” sözcüklerinin kuruluşu farklı mıdır?

            Bu sözcükleri bir yıl önce bileşik yazan ders kitabı yazarları, soru hazırlayan kurullar, bir yıl sonra neyin bileşik, neyin ayrı olduğunu kestirememektedir. Nitekim bu tavır yüzünden sorun yaşayan kitap yazarları ve öğrencilerin durumu bilgimiz içindedir.

            * Yine “acemborusu” gibi bir bitki adı bileşikken “Acem lalesi” gibi bir başka bitki adı ayrı yazılabilmekte, dahası “Acem lalesi”nin öteki adı “güneştopu” ise bileşik gösterilmektedir. Örneğin “baklaçiçeği, balköpüğü, camgöbeği, devetüyü” gibi bileşikler önceki baskılarda hangi mantıkla ayrılmışsa, 24. baskıda bileştirilmiştir; ama bu bileşiklerin ayrı yazımı sürdürülen bileşiklerden farkı nerededir, niçin 40-50 yıldır bileşik yazılan sözcükler ayrılmıştır? Yine ayrı yazılan “Arap rakamları, arap sabunu, Arap tavşanı” arasındaki fark nedir; hangisi tamlama, hangisi bileşik sözcüktür? Öte yandan “arap sabunu” ayrı yazılırken “arapsaçı” niçin bileşiktir? “Arap” sözcüğü, niçin kimi yerde küçük harfle yazılmaktadır?

            * En önemlisi “ayrı yazılan birleşik kelime” tamlaması, dilbilgisel açıdan doğru mudur? Bu öğeler ayrı yazılıyorsa niçin “birleşik kelime” olarak adlandırılmaktadır?

            * Dili doğru incelemek, doğru tanımlamakla görevlendirilen bir devlet kurumu, ölçünlü dilin mantığı ve yazım kurallarıyla canının istediği gibi oynama özgürlüğüne sahip midir?

            3)Saim amca, Kemal dayı…” gibi kullanımlarda “amca, dayı, enişte…” gibi sözcükler küçük yazılırken, “Hala Sultan, Dayı Kemal…” yazımı da çelişkidir. Yaygın olarak kullanılan Hıristiyanlık sözcüğünü “Hrıstiyan” biçimine çevirmek; yaygınlaşmış dilbilgisi terimlerinin eskisini kullanmak gibi, 80 yıllık deneyim ve birikimlerimizi tersine çeviren uygulamalar, resmi TDK’ce “keyfi” olarak sürdürülmektedir. Niçin?

            Resmi TDK, Yazım Kılavuzu’nun her baskısında yanlışlarını, çelişkileri aşama aşama düzeltmekle kimilerince olumlu sayılabilecek bir davranış sergilerken, bir yandan da yerleşmiş kuralların belleklerden silinmesine yol açmaktadır.

            Sıklıkla belirttiğimiz gibi, amacımız gereksiz tartışmaları bırakmak, yazım birliğinin sağlanmasına katkıda bulunmaktır.

 RESMİ TDK’NİN TÜRKÇE SÖZLÜK’Ü (Eylül 2005):

            Her sözlüğün yayımlandığı gün eskidiği söylenir; çünkü dile/dillere her gün yeni sözcükler, kavramlar eklenir. Her sözlüğün eksiği olabileceği gibi, yanlışları da olabilir. Burada “her” sözcüğünü özellikle kullandık; sözlük hazırlamanın zorluğunu biliriz, emeğe de saygılıyız. Ama söz konusu, hepimizin ortak aracı olan Türkçedir. Sözlüklerdeki tanımlar, kullanıcının düş dünyasındaki kavramı açıklamaya yetmiyorsa sürekli eleştiri alır. Bu nedenle burada, söz konusu edilecek Türkçe Sözlük’ün, tanımlarından çok hazırlanış biçimini, başka deyişle yapıta yansıtılan “anlayışı” irdeleyeceğiz.

            Resmi Türk Dil Kurumu’nun 10. baskı olarak Eylül 2005’te çıkardığı yapıtın arka kapağındaki açıklamayı ele alalım ve kavram kargaşasının daha yapıtın sunumunda başladığını belirtelim:

            “İlk baskısı 1945 yılında yayımlanan Türkçe Sözlük’ün geliştirilmiş, genişletilmiş ve zenginleştirilmiş yeni baskısı… Dilde yaşanan gelişmelerin yansıtıldığı onuncu baskı Türkçe Sözlük’te

            > söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 104.481 söz varlığı,

            > madde başı ve madde içi toplam 77. 407 söz,

            > 3.700 yeni söz, 6.400 anlam,

            > Türk edebiyatından seçilmiş 29.040 örnek cümle,

            > 1.236.484 sözden oluşan sözlük metni bulunmaktadır.”

            Buradaki, “104.481 söz varlığı, 77. 407 söz, 3.700 yeni söz, 6.400 anlam…” açıklamasındaki “anlam” inceliklerini, öyle sanıyoruz ki ancak beş profesör, bir doçent ve iki uzmandan oluşan sözlük yapıcıları çözebilir. Ne ki yerli yersiz maddebaşına taşınan örnekler incelendiğinde görülecektir ki bu yöntemle maddebaşında 10 milyon tamlama, söz öbeği bulunan bir sözlük yapmak da olanaklıdır. Çünkü Türkçede sayısız tamlama kurma olanağı vardır; ama ayrı yazılan tamlamalar, söz öbekleri maddebaşına taşınmaz. Öyleyse resmi TDK’ce duyurulan “104.481 söz varlığı, 77. 407 söz, 3.700 yeni söz, 6.400 anlam…”sayıları şişirmedir, sözlük kullanıcılarını yanıltmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.

            1) Resmi TDK, yapıtın 2. sayfasına 1945’ten bu yana sözlükte çalışanların adlarını sıralamıştır. Burada teşekkür edilecek tek nokta, Atatürk’ün kurduğu TDK’de Türkçe Sözlük’e emek verenlerin adlarının anılmasıdır. Ancak adları anılan, yaşayan-yaşamayan saygın dilcilerin 1983’te 7. baskısı yapılan Türkçe Sözlük’ten sonraki baskılarda adlarının yer alması üzüntü vericidir. Çünkü resmi TDK’nin hazırladığı 8., 9. ve 10. baskılarla öncekilerin hem anlayış, hem de biçim olarak benzerliği yoktur. Örneğin Mehmet Ali Ağakay, A. Dilâçar, Samim Sinanoğlu gibi dilciler, kendi adlarının da anılacağı bir sözlükte “özleştirme”nin “tasfiyecilik” olarak tanımlanacağını düşünemezlerdi bile.

            2) Hazırlayıcıların Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimine, Türkçenin bu doğrultudaki yenileşmesine bakışı, bir başka deyişle dünya görüşü, sözlüğe yansımış ve yapıt bilimsel nesnellikten uzaklaşmıştır. “Devrim, inkılap, reform, tasfiyecilik” gibi maddeler bu savımızı kanıtlamaktadır. Sözlükte bu maddeler şöyle tanımlanmaktadır:

            “devrim is. 1. Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik. 2. İhtilal: Fransız devrimi. 3. esk. İnkılap. 4. esk. Çevrilme, katlanma, bükülme.”

            TDK sözlüğü’nün 1988 baskısında “devrim”in tanımı şöyleydi: “1. Çevrilme, katlanma, bükülme. 2. (dil inkılabının ilk yıllarında) İnkılâp. 3. (son yıllarda) İhtilâl: Fransız devrimi.” Resmi TDK, aldığı tepki üzerine bu tanımı tersyüz etmiş, “inkılap” ve “ihtilal” sözcüklerinden düzeltme imini de atmıştır.

            “inkılap is. Ar. inkılab 1. Toplum düzenini ve yapısını daha iyi duruma getirmek için yapılan köklü değişiklik, iyileştirme, devrim, reform: Yazı inkılabı. 2. esk. Bir durumdan başka bir duruma geçiş, dönüşüm: “Münevver Türk kadını inkılaptan çok evvel çarşafı atmış ve kaçgöçü kaldırmıştı.” - P. Safa. inkılap etmek bir durumdan başka bir duruma dönüşmek.”

            “reform i. Fr. Daha iyi duruma getirmek için yapılan değişiklik, iyileştirme, düzeltme, ıslahat: Dil reformu.”

            Bu tanımlara baktığımızda Dil Devrimi, sıradan bir “iyileştirme, düzeltme” olarak nitelenmekte; “reform ya da inkılap” olarak ele alınmakta, bunlara bir de “ihtilal” anlamı eklenmektedir. Dahası “ihtilal” anlamı, “inkılap”tan önce gelmektedir. 1988 baskısındaki  “(son yıllarda) İhtilâl: Fransız devrimi” tanımı, “son yıllarda” denildikten sonra,  “Fransız devrimi”ni örnek vererek bir çelişki sergileniyordu. Bu çelişkinin kaynağı kuşkusuz “devrim” sözcüğüne “ihtilal” anlamını yüklemekti. Osmanlıca sözlüklere (örneğin Ferit Devellioğlu sözlüğüne) baktığımızda devrimin “ihtilal” gibi bir anlamı olmadığını biliyoruz.

            Resmi TDK, 2005 sözlüğünde de bu çelişkiyi korumuştur.

            3) Sözlükte, “tasfiye, tasfiyeci, tasfiyecilik…” ise, özleştirme, özleştirmeci, özleştirmecilik olarak gösterilmektedir. Bu tanımlar, TDK’nin 1988 baskılı sözlüğünde yoktur.  2005 sözlüğündeyse, “Bir dili yabancı ögelerden arıtarak arı, katışıksız bir duruma getirmeyi ve kendi imkânlarıyla geliştirmeyi amaçlayan çalışma” demek olan, “özleştirmecilik” sözcüğünün tanımına, “tasfiyecilik, pürizm” terimlerini eklenerek her şeyden önce bilimsel bir yanlış içine girilmiştir.

            Çünkü “tasfiye”nin, özleştirme gibi bir anlamı yoktur. Dil Devrimine karşı olanlar, tasfiye sözcüğüne kendi siyasal anlayışları doğrultusunda böyle bir anlam yüklemiş, böylece dili siyasal anlayışlarının malzemesi yapmışlardır. Ancak bugün devrimin ürünü sözcükleri, her görüşteki insanlar kullandığına, dil kimsenin tekelinde olmadığına göre, “tasfiyecilik” kavramının, üstelik de yanlış olarak, genel dilin sözlüğünde eklenmesi şaşırtıcıdır. Eski tartışmaları diriltmenin kimseye yararı yoktur.

            4) Sözlükte maddebaşında, “Miraç Gecesi, Miraç Kandili, Mevlit Kandili, Allahuteala, Allahualem, Allah vergisi, mevhibeiilahiye, sabah ezanı, namaz seccadesi, namaz niyaz, bayram namazı, teravih namazı, ahir zaman peygamberi” gibi dinsel öğeler ya da “toparlayıcı krem, tuvalet kâğıdı, uyku sersemi, uzun yol sürücüsü, üçler yediler kırklar, vakit kaybetmeden, vergi kaçakçısı, viski bardağı, yağlı müşteri, yakın akraba, yemek dolabı, yıldırım aşkı, yürekler acısı, zehir hafiye” gibi ilginç tamlamalar olmasına karşın, Kurtuluş Savaşı,Milli Mücadele” içinde verilmiş; Yazı İnkılabı, Harf Devrimi ve başkaları hiç yer almamıştır; “adam adama savunma, televizyon verici istasyonu” gibi uzun tamlamalar varken, “Atatürk ilke ve inkılapları” (ya da devrimleri) ve “Türk Devrimi” yoktur.

            Harf Devrimi, Dil Devrimi, Atatürk ilke ve devrimleri, Kurtuluş Savaşı gibi ulusal eylemleri, olayları adlandıran, anımsatan sözler, söz öbekleri özellikle mi alınmamıştır? Bunun bilimsel etik çerçevesinde değerlendirilmesini dileriz.

            5) Resmi TDK, Türkçenin sözvarlığını yapay yolla çoğaltma yolunu seçmiştir. Aşağıya maddebaşına alınmasını şaşırtıcı bulduğumuz örneklerden pek azı alınmıştır: acele posta, acıklı komedi, açık bilet, açık hava sineması, adam adama savunma, adam yokluğunda, adres defteri, ahir zaman peygamberi, ağır vasıta ehliyeti, Arap alfabesi, balon lastik, bile bile lades, bira bardağı, bir boydan bir boya, boğazına düşkün, bulaşık deterjanı, çatal bıçak takımı, dediğim dedikçi, dubleks daire, elbise dolabı, erik hoşafı, eşek kafalı, ezan vakti, film yıldızı, gâvur inadı, geçiş önceliği, göbek havası, güneş gözlüğü, hayır sahibi, ıslatma suyu, iş seyahati, kansız ameliyat, kitap fuarı, koku alma duygusu, kubbeli fırın, külhanbeyi ağzı, lamba karpuzu, lavabo musluğu, makam arabası, medya maydanozu, namaz seccadesi, oy sandığı, övünç çizelgesi, öz kardeş, pandispanya gazetesi, perdesi sıyrık, rakı âlemi, sabah ezanı, sokaktaki adam, şarap çanağı, şöhret sahibi, tavuk kümesi, tek adam gösterisi, telaşe müdürü, toparlayıcı krem, tuvalet kâğıdı, uyku sersemi, uzun yol sürücüsü, üçler yediler kırklar, vakit kaybetmeden, vergi kaçakçısı, viski bardağı, yağlı müşteri, yakın akraba, yemek dolabı, yemek duası, yıldırım aşkı, yürekler acısı, zehir hafiye…

Bu tamlamalar, ilgili sözcüklerin içinde söz öbeği olarak verilmeliydi. Bu açıdan bakıldığında bir sözlükte “kalem kutusu, adres defteri, can arkadaşı, çalışma masası, makam arabası, İspanyol müziği, bira bardağı, tapu memuru… ” varsa, bütün kutu, masa, defter, araba, müzik, bardak türleri, bütün görevler, sanlar da bulunmalıdır. Kahve tepsisi varsa, baklava tepsisi niye yoktur? Viski bardağı, bira bardağı varsa, su bardağı niye yoktur? “Namaz seccadesi” gibi bir tamlama doğru mudur?

            6) Ana cadde, ana deniz, ana dil, ana dili, ana yol, ana vatan, ana yurt, ana kara…” gibi bileşikleri ayrı yazan resmi TDK, bileşik sözcüklerin “televizyon verici istasyonu, kanun hükmünde kararname, kitap fuarı, koku alma duygusu…” gibi tamlamalardan ayrılmasını nasıl sağlayacaktır? En önemlisi, Türkçede söz yapma yollarından biri olan bileştirme olayı ile bileşik sözcükler nasıl ayırt edilecek, nasıl öğretilecektir?

            Her dilin sözlüğü, o dilin doğası göz önüne alınarak hazırlanır. Bu bir ansiklopedik sözlük değildir, buna karşın hazırlayıcılar, uzun ya da kısa tamlamaları, söz öbeklerini maddebaşına taşıyarak esinlendikleri yabancı sözlüklerin kötü bir kopyasını ortaya koymuşlardır.

            7) Resmi TDK, sözlüğün bir önceki baskısında ayırdığı kimi bileşikleri, bu kez yaygın biçimleriyle yazmak zorunda kalmıştır. Ne ki Yazım Kılavuzu’ndaki çelişkiler, yanlışlar sözlüğe de taşınmıştır.

8) “Büyükanne” sözcüğünü, “büyük anne” biçiminde düşünen görülmediği gibi, ayrı yazılan bu tür tamlamaların karşısına “is.; sf.” gibi kısaltmalar konulması dilbilgisel açıdan yanlıştır. Çünkü ayrı yazılan bileşikler tek bir sözcükmüş gibi nitelenemez. Yine söz öbeği, tamlama ve deyimlerin karşısına, “is., zf.” gibi kısaltmalar sıralanmıştır, örneğin “acele posta”nın karşısına “is.” (isim/ad) yazmak gibi, “acemi çaylak” tamlamasını sıfat, “acemi er” tamlamasını da bu biçimleriyle “isim” olarak nitelemek yanlıştır. “Küçük” sözcüğü “sıfat”sa, niçin “küçük dalga” tamlaması “isim” ya da “küçük çaplı” tamlaması “sıfat”tır? Tamlamalar tek bir terimle tanımlanamaz.

            Yapıtta böylesi yüzlerce yanlış örnek bulunmaktadır.

            9) Deyimlerin anlam ve biçimin gereksiz yere değiştirilmesine ilişkin yanılgılar, çelişkiler de çoktur; biz ilkin biçimsel açıdan bakalım: “Bile bile lades, elden düşme…” gibi pek çok deyim maddebaşı iken “dili kılıçtan keskin, dili pabuç kadar, el elde baş başta…” gibi onlarca deyim niçin ilgili sözcüklerin içinde söz öbeği olarak kalmıştır? Bu durum hangi ölçüte göre saptanmıştır?

            10) Sözlükte maddebaşında “Beypazarı baklavası, Adana kebabı, Siirt battaniyesi…” gibi tamlamalar varsa, “Ayaş dutu, Amasya elması, Çorum leblebisi, İznik çinisi…” gibi tamlamalar niye yoktur? Sözlük bu açıdan da çelişkilidir.

            11)Sözlükte birçok yabancı sözcük özgün yazılışlarıyla yer almıştır:
anchorman (İng.), aria (İt.), au pair (Fr.), billboard (İng.), blender (İng.), bodyguard (İng.), brick game (İng.), broker (İng.), cash cart (İng.) change (İng.), charter (İng.), chat (İng.), check-in (İng.), check-point (İng.), check-up (İng.), chobitation (Fr.), factoring (İng.), fair-play (İng.), final-four (İng.), full-time (İng.), grill (İng.), grossmarket (Alm.), manuel (İng.), mega store (İng.), mortgage (İng.), non-stop (İng.), off-line (İng.), pipe line (İng.), post it (İng.), prime time (İng.), printer (İng.), rafting (İng.), rating (İng.), reiber (Alm.), stand-by (İng.), transporter (İng.), tubeless (İng.), rambo (İng.)…” gibi.

            Bu sözcüklerden çoğunun dilde yerleşmiş karşılıkları bulunmaktadır. Örneğin “blender: karıştırıcı; bodyguard: koruyucu; full-time: tamgün; factor: etken, etmen…” gibi. Ayrıca bu yabancı sözcüklerin kimisi Türkçe söylenişiyle dilimizde varlığını sürdürmektedir. Örneğin “arya, çekap, faktör, longpley, printır, gril…” gibi. Sözcüklerin kimisine TDK’ce Türkçe karşılık da önerilmişken, niçin özgün biçimleriyle yazıldığını anlamak zordur. Sözcüklerin özgün biçimleriyle aranacağı yer, kuşkusuz Türkçe değil, bir İngilizce sözlüktür. Dahası “check-up: tam bakım; full-time: tam gün” gibi kimi sözcüklerin Türkçe karşılıklarının yazımı ve ayrı yazılan “tam bakım, tam gün” tamlamalarının bu biçimleriyle maddebaşında yer alması da yanlıştır.

            Türkçeye yalnız batı dillerinden değil, doğu dillerinden de binlerce sözcük girmiş, “çarşamba, perşembe, müdür…” gibi yüzlerce sözcük, yemek, çiçek, balık ve eşya adı zamanla Türkçenin söylenişine uydurulmuştur. Şimdi hepimizin amacı, dile akın eden yabancı sözcükleri olduğu gibi almak yerine, elimizi çabuk tutup bunun Türkçesini bulmaktır. Bunun için de Atatürk’ün başlattığı Dil Devriminin coşkusunu yeniden yeşertmektir. Resmi TDK’nin, Dil Devrimini içselleştirmeyen sözlüğü bu savımıza kulak verilmesini kanıtlamaktadır.

            12) Resmi TDK bir süre önce THY’nin uçuş onayını “okey” biçiminde vermesini eleştirmiş, bu davranışı biz de haklı bulmuştuk. Ne ki aynı TDK, Türkçe Sözlük’e “okeylemek” gibi bir eylem eklemiştir. Böylece Ankara”yı bozarak ve bir İngilizce sözcükle birleştirerek “Ankamall” gibi saçmalıklar türetenleri “okeylemek”tedir. Ayrıca özensiz çeviri yoluyla yaygınlaştırılan, “start almak, start vermek, starta geçmek, sahne almak” gibi yanlışlar da yazık ki sözlüğe taşınmıştır.

            Kısaca resmi TDK’nin 2005 sözlüğü, 1988 ve 1998 baskılarını bile aratacak kadar yanlışlarla, çelişkilerle doludur. Yineliyoruz, bu sözlükle ne Türkçenin sözvarlığı algılanabilir, ne çocuk ve gençlere Türkçe sevgisi aşılanabilir. Ne ki bu yapıt okullara girmiştir. Gelsin de bir öğretmen, “ahir zaman peygamberi” gibi bir tamlamayla “büyük anne” gibi bileşik olması gerekirken ayrı yazılan bir öğe arasındaki farkı çocuk ve gençlere öğretebilsin, açıklayabilsin! Bunun olanaksızlığı ortadadır.


 

* Bu dosyada, şimdiki Türk Dil Kurumu’ndan kısaca “resmi TDK” ya da “resmi TDK” diye söz edilecektir. Bunun nedeni, Türkçenin gelişimine 1932-1983 arasında dernek yapısıyla katılan TDK ve çalışmalarını, 1983’te Başbakanlığa bağlı bir devlet kuruluşu olan TDK’yi ile çalışmalarından ayırt etmek; şimdiki TDK adının her geçtiği yerde uzun tanım ve açıklama yapmamak içindir.