|
YILGINLIK YOK (75. Dil Bayramı Şöleni "Basın ve Dil" oturumunda yapılan konuşmanın metni, 27 Eylül 2007) |
|
Hayırlara vesile olsun ki dünya egemenlerinin tek insanlık idealine ulaşıyoruz değerli dostlar... Bu tarihsel süreme, bu tarihsel soğuk hava dalgasına boyun eğecek, hayvancasıyla kuzu kuzu, insancasıyla “enayi gibi” kabulleneceğiz bu süreci. Hepimizden beklenen biricik davranış budur. Tek tipleştirmenin globalleşmecesi yaşamımızın her alanını alçak basınç altına alıyor. Ilımlı yaşayacaksın diyor birine, diğerinin başına bomba atıyor, ötekine haydi sen küçül diyor, öbürüne başına buyruk ol diyor. Dilediğinin başını bağlatıyor, dilemediğinin yağlı urgana uzatıyor. İstediğini istediği gibi kurguluyor. Düşünceleri kavuruyor, sınır tanımıyor; ağzı kalabalık, aklı tenha olanları satın alıyor, toplumları aptallaştırıyor, köle olmak isteyenleri kullanıyor, dini, dili, soyu sopu kurcalıyor. Örneğin, ülkemizde globalleşmece giderek yaygınlaşıyor... Globalleşmece, Osmanlıca gibi bir şey. Melez; melez de değil, sündürülmüş, ıkına sıkına konuşulan, cahilleştirilmiş, aynılaştırılmış kitle dili... İçindeki anlam algılanamıyor. Hepimiz biliriz ki soyut ya da somut, algılanamayan şey anlaşılmaz. Anlaşılamayan da yeni anlamlara yol açamaz. Tutulur kalırsınız, tutsaklar gibi. Tutsaklaşır, donar kalırsınız... Papağana konuşur derler. Oysa konuşmaz, öykünür, gibi yapar. O haliyle zavallıdır papağan. Kuş gibi öteceği yerde, kendisine kasıklarını tuta tuta gülen ya da hayran hayran bakanların diliyle konuşur... Globalleşmece, bir tür papağanlaşmadır. Papağanlaşmak istemiyorsak eğer, kendimize ve değerlerimize güvenmeliyiz. Dilimize örneğin... Küreselleşme adını verdikleri ve her bir insanı tek tipleştirip müşteri kılığına sokan, o tüm yeryüzünü kaplayan büyük kukla oyununda dilimiz bozuluyor, çok doğru. Ama, o bozulmaya karşı çıkanlar yok mu? Var. Sanatın her alanının çoraklaştırılmak ve hoppalaştırılmak istendiği bir süreçteyiz, dilimiz bu arada lastik gibi uzatılmak, çamura bulandırılmak isteniyor, bu da doğru. Ama, “Bizim bu oyunda sayımız suyumuz yok, oynamıyoruz” diyenlerin sayısı az değil. Üstelik sesleri de gür çıkıyor. Biz bu dönemi aşacağız arkadaşlar, tüm dünyayı esir alan, burunlarımızın direğini kıran bu çürük çamur, is ve çakal kokulu hava dağılacak, düzlüğe çıkacağız. Biz de, dilimiz de, ulusumuz da, çocuklarımız da, nasıl yağmurdan sonra güneş açar, ortalık mis gibi ıslak toprak kokar, işte öyle günlere kavuşacağız yine. Buna inancım tam. Gelelim globalleşmece adıyla medyaya, yani basın yayın alanına. Basın yayın organları Türkçe çıkıyor mu? Çıkıyor. Türkçe duyarlılıkları olan yazarlar yazılarını yazmayı sürdürüyorlar mı? Sürdürüyorlar. Demek ki yenilmemişiz, demek ki geleceğimiz aydınlık... Aşacağız kötülükleri, sonunda varacağız iyi insanlığa. İyi insan dediğin doğru konuşur, dürüst konuşur. Düşündüğü gibi yazar. Yazdığı gibi düşünür... Değerli dostlar, göstermelik değildir, içtendir, tutarlıdır bu tür yurttaş, gazeteci, yazar, düşünür... Kurumların direklerindeki bayrakların boyutlarının giderek büyüdüğü, ama buna koşut bağımlılığın katlanarak arttığı bir ülkede, ulusal dilinden utanan, ulusal dilini aşağılayan, ulusal dilini yasalardan bile çıkarmaya kalkışan aymazlara da rastlamak şaşırtıcı bir gelişmeden sayılmamalı kuşkusuz. Adamların gözü dönmüş bir kez. Ulusal bağımsızlık utkusu ile kurulmuş, içinde yeryüzünün tüm devrimlerini, reform ve rönesansı, 1789’u, sanayi devriminin kazanımlarını ve 1917’yi barındıran, hem de bütün bu atılım ve aşamaları 10 yıl gibi bir süreye sığdırabilen bir devrimi al aşağı etmeyi düşlüyorlar. Düş gibidir yaşananlar. Ama o denli somut ve gerçektir. İşte o yaşadığımız gerçekliğin ortaçağ kasabalarının sımsıkı içine kapalı, tıknefes, durgun, soluk yaşam kalıpları; kadınlarımızı tutsak etti, erkeklerimizin umutlarını gökyüzünün derinliklerinde asılı bıraktı, çocuklarımızın gözlerini ışıltısız kıldı. Dönüşüm, uçurumun derinleşmesiyle geldi. Bir yanda dünyanın tüm varsıllıklarından yararlananlar; öbür yanda dermansız, sadakaya her an el açan, umarsız, ölüm öğretisiyle boynu bükülmüş, korkunun çelmelediği, yokuş aşağı yuvarlanan, kolay kanan, abeceden uzak, karşıdevrimin peşinden sürüklenen bilisiz bir zavallı halk. Tümüyle edilgen kalırken, bozguncuyu etkin kılmakta üstüne olmayan bir unutulmuş halk... Türk devriminin kenarından köşesinden sürekli tırtıklanmasının sonucu gelip ulaşılan hüzünlü, hüzünlü olduğu kadar korkutucu bir gerçektir vardığımız liman... İçinden geçmekte olduğumuz bu karşıdevrim sürecinin karanlık yüzü tüm sinsiliği ile ilkokul birinci sınıf öğrencilerinin okuduğu ders kitaplarına değin yansımaktadır.Sayın Prof. Dr. Sedat Sever ve arkadaşlarının açtığı yoldan yürüyerek, bir çarpıcı örnek verelim: Melek Ay, Risalet Bülbül, Rabiye Ersayar tarafından yazılmış olan "İlköğretim Matematik 1" ders kitabı, Milli Eğitim Bakanlığı'nca 2006'da basılmış. Kitabın 82. sayfası "Zamanı Öğreniyorum" konusuna ayrılmış. "Takvimi Okuyorum" temasını içeren sayfada, 06.00'yı gösteren bir saat, üzerinde deniz, güneş ve kuşların olduğu ve 10 Kasım yazılı bir takvim resmedilmiş. Resimde, Kutlu adlı bir çocuk takvimin 10 Kasım yaprağını çeviriyor. Kutlu'nun çalışma masasının üzerine bırakılmış ileti ise dikkat çekici: "Arkadaşım Kutlu 10 Kasım'da geliyorum. Kıvanç" Aynı sayfanın altına Anıtkabir, onun hemen yanına da halay çeken çocuklar fotoğrafı konulmuş... Bir ders kitabında bile bile Türkçe yanlışı yaparak, gerekli yere –Kutlu adından sonra - virgül koymayarak küçücük çocuklarımızın bilinçlerinde bir anlamda pusuya yatıyorlar. Takvimi öğretmek için 365 günün içinden Atatürk 'ün ölüm günü 10 Kasım'ı, binlerce çocuk adından da "Kutlu ve Kıvanç" ı özenle seçmişler, çocuklara örtük ifade ve görüntülerle "Kutlu 10 Kasım'larda kıvançla halay çekilebilir" demeye getiriyorlar. Basitlik, ilkellik deyip geçmek olası değil, çünkü bu Milli Eğitim Bakanlığı'nın tüm okullarda okutulan "ders" kitabı... Bu ne derin bir kin ve sinsi bir hınçtır ki Atatürk'ü ve onun simgelediği tüm değerleri küçücük çocuklara bile düşman belletir! Kısacası, kötü niyetli amaca ulaşabilmek için Türkçe yanlışının bilinçli olarak yapıldığı ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılan ders kitapları ile karşı karşıyayız. Atatürk diye diye, halk önderinin tüm kalıtlarını yırtıp atanların yarattığı bir sonuçtur yaşadıklarımız... Ne yapacağız? Yapacağımız bellidir. Tıpkı Türk Dil Kurumu gibi, baskıcı, işbirlikçi 12 Eylül yönetimi döneminde işlevinden uzaklaştırılan, kafatasçıların kol gezdiği bir devlet dairesine döndürülen Türk Tarih Kurumu’nun başkanlığını geçmişte üstlenmiş olan Hasan Cemil Çambel’in 1950’lerden bugüne uzanan sesine kulak vereceğiz. Hasan Cemil Çambel, halk önderimiz Atatürk’ü, devrimlerimizi ve bize düşen görevleri 50’li yıllarda aktarmış bir toplantıda. Önemli gördüğüm için sizlerle paylaşmak istiyorum. “O bize, yalnız hür ve müstakil bir vatan değil, bununla birlikte bir büyük ideal de verdi. O istedi ki kurtuluş tam ve ebedi olsun. Yarım bırakılmış iş, yapılmamış bir iş olurdu. Ve sonuna kadar gitti. Bunun için, o bizim dünümüzün ve yarınımızın sembolik bir kalesidir. Ve onun inkılâpları bizim en mukaddes milli malımız ve mirasımızdır ve bunları sonuna kadar korumak gerçekleştirme ve işletmek bizim hayat kaynağımız, en büyük şerefimizdir. Bu hakikat bütün Türk nesillerinin ruhuna sızmalıdır. Çünkü büyük eserin devamlılığı ancak bu şartla sağlanabilir. Devamcı kim olacak? Herkes ve bir arada hepimiz... ve lafla değil, aksiyonla. Çünkü laf, ekseriya, boş ve kuru bir tefahürdür (övünme), bir an için parlar, fakat sonra sabun köpüğü gibi patlayıp dağılır. Bugün içimizde, Atatürk’ün bize verdiği dersleri anlamayanlar bulunabilir. Bunu onlara da ve herkese anlatmak devamcılara düşen mukaddes bir borçtur.” Akan zaman içinde kurtuluş tam ve sonsuz olabildi mi? Devrimleri ulusal kalıt, yaşam kaynağı olarak kabul ettik mi? Başöğretmen Atatürk’ün dersini bugün anlamayanlar var mı? Öyleyse yılgınlık yok, hepimize bir tek görev düşüyor: “Devamcı” olacağız, devrimleri sürgit yaşatmayı bileceğiz. |