|
ORTAK
DİLİMİZ TÜRKÇEYE SAYGI
Sayın Konuklarımız, Saygıdeğer Dinleyiciler,
Yarın, ”Dilimiz, aydınların muhitinde kaybolmuştur” diyen Atatürk’ün girişimiyle kurulan Türk Dil Kurumu’nun, ilk kurultayında kabul edilen 26 Eylül Dil Bayramının 79. yıldönümünü kutlayacağız. Bu örgütlenmede, Türkçeyi içine düşmüş olduğu çıkmazdan, yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmanın yanında, şu iki amaç da gözetilmişti: XIX ve XX. yüzyılların gerçeği olan bir ulusdevlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde, her vatandaşın konuşma ve yazı dili diye ikiye bölünmüş olan Türkçeyi, kolaylıkla okuyup yazacağı ve birbirleriyle anlaşabilecekleri ulusal dil/ortak dil düzeyine getirmek ve bu ortak dile, gelişen bilim ve teknolojinin ortaya çıkardığı kavram ve terimleri de içeren bir bilim ve kültür dili zenginliğini kazandırmak.
Yetkili arkadaşlarımız, bugün ve yarın yapılacak oturumlarda bu alanlarda vardığımız düzeyi ve onlara ilişkin sorunları sergileyeceklerdir. Bu nedenle ben yalnızca giderek yoğunlaşan ulusal/ortak dil sorunu üzerinde durmak istiyorum.
Dil, onu konuşan kişinin kendisine yanıt verecek bir başkasının bulunması
koşuluna bağlı olarak sürebilen bir eylem ya da kazanımdır. Seslendirmelere
yanıt verecek bir ortak bulunamazsa, o dilin unutulması kaçınılmazdır. Bu yüzden
dil, iki kişiden başlayarak sayıları milyarlara da varsa toplumlar/uluslar için
ortak bir değer, ortak bağ demektir. Bununla dillerin kökenlerinin bireysel
olduğunu söylemek istemiyoruz. Çünkü Türk Dil Kurumu’nun felsefe kökenli başkanı
rahmetli Prof. Macit Gökberk’in vurguladığı gibi "dil, birey üstü bir yapıdır"; ama o dili edinen bireyler üstünde belirleyici bir güç olur.
Öte yandan, toplumsal dillerin o toplumların içinde yer aldığı kültürlere göre dünyaya bakışları ve evreni algılayışları da değişir. Türkçe de tarihi boyunca bu tür değişiklikleri geçirmiştir ve geçirmektedir. Oğuz Türkleri Anadolu’ya yerleştiklerinde burada başka etnik grupların bulunduğu ve değişik toplumsal dillerin konuşulduğu tarihsel bir olgu; ama yeni gelenler kısa sürede ülkeye egemen olunca konuştukları dil yaygınlık kazanırken büyük bir değişime de uğramıştır.
Rum diyarına geldiklerini varsayan yöneticiler, kurdukları devlete Rum Selçukileri adını verirken, bu topraklar üzerinden Asya-Avrupa ticaretini ellerine geçirmiş olan Avrupalı gözlemciler, yeni gelenlerin Türk olduklarını ve Türkçe konuştuklarını dikkate alarak, burayı Türkmenlerin ülkesi anlamına Turcomania ya da doğrudan doğruya Turchia olarak adlandırmışlardı. Selçuklu yöneticilerinin divan dili yani resmi dil olarak Farsçayı kabul etmeleri ise Türkçenin yazı ve konuşma dili olarak yüzyıllarca sürecek bir ayrıma uğramasının başlangıcı olmuştu. Bunda da siyasal ve yönetimsel nedenlerin dışında, söze dayalı kültürü yazıya dönüştürme düşüncesi ve bilincinin yeter düzeyde olmayışının büyük payı olsa gerektir. Bu nedenle varlığını sürdüren ve yayılma alanını genişleten Türkçenin gerçek bir sözlüğü yapılmamış ve dilbilgisi kuralları da saptanmamıştı.
Kaşgarlı Mahmud’un, Türkçenin güzelliklerini sergilemek ve Arapların Türkçe öğrenmelerine yardımcı olmak amacıyla yazdığı Divânü Lugati’t-Türk Türk dili ve kültürü yönünden çok önemli bir ansiklopedi olmasına karşın temelde Türkçe-Arapça bir sözlük idi. Ondan sonraki dönemlerde Alişir Nevaî gibi Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerindeki baskılarına karşı çıkanlar da, genelde Arapçayı daha zengin ve üstün bir dil kabul ederek Türkçeyi yalnızca Farsçaya karşı savunmaya çalışmışlardı. Osmanlı döneminde XVIII. yüzyıl başlarında Mehmed Vanî efendinin hazırladığı Vankulu Lugati de bilindiği gibi Türkçenin sözlüğü değil, Cevher-i Sihah’ın çevirisi olan Arapça-Türkçe bir sözlüktür.
Osmanlı Devletinin Balkanlardan sonra Ortadoğu coğrafyasına yayılmasına koşut olarak Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerindeki baskısı daha da artmıştır. Fatih Mehmed’in son sadrazamı Karamanlı Mehmed Paşa Tevârihu’l-Selâtini’l Osmaniye adlı tarihini Arapça yazmış, Safevilerle savaşa tutuşan Yavuz Selim de divanını onların dili olan Farsça şiirlerle doldurmayı yeğlemişti. Bu arada Sofu lakabı verilen II. Bayezıd’ın, halkın yararlanabilmesi için eserlerin Türkçe yazılması yolundaki buyruğu ise umulan sonucu doğurmamıştı. II. Bayezıd, o dönemde Kazasker olan Kemal Paşazade Şemseddin Ahmed’den geniş bir Osmanlı tarihi yazmasını isterken, bunun “Havas u avâma nâfi-i âmm olması için Türkî mekalin minvali üzre“ yani “yüksek tabakadan olan ve olmayan bütün halkın bu tarih kitabından yararlanabilmesi için Türkçe söyleyişlere göre” yazılması buyruğunu vermişti. İbn Kemal de bu buyruğa uyarak eserini Türkçe sözcüklerle yazmaya özen göstermiş, bu arada da Çağatay Türkçesinde bulunan kimi sözcükleri de kullanmıştı. Ne ki Türkçeyi yadsıyan Osmanlı uleması bu çok önemli eseri, “Çağatayca yazılmış muhtasar bir eserdir” diye damgalayarak bir kenara itmişti.
Türkçenin düzenli bir sözlüğünün yapılmaması ve dilbilgisi kurallarının saptanmaması, onu yabancı dillerin etkisine açık bırakırken, ticaret amacıyla bu bölgeye yönelen Avrupalılar, özellikle de İtalyanlar bu yolda çalışmayı gerekli görmüşlerdi. Ünlü Türkolog Alessio Bombaci’nin araştırmalarına göre, Filippo Argenti adlı bir Floransalı, 1533’te “Regola del Parlare Turcu et Vocabolario de Nomi et Verbi” (Türkçe Konuşmanın Kuralları ve İsimler Fiiller) adlı 2 ciltlik bir Türkçe gramer kitabı yazmıştı. Bernardino Pianzola’nın 1781’de basılan “Breve Grammmatica e Dialoghi” eseri ise pratik bir amaçla, İtalyanca-Latince-Grekçe ve Türkçe olarak dört dilde hazırlanmıştı. Bu kitapta, kimi İtalyanca sözcüklere karşılık olarak verilen Türkçeleri dikkat çekicidir:
Apostasia = Dinden dönük Laico / Secolare = Dünyalı
Avvocato = Şefaatçi Geografia = Dünya resmi
Confederasione = Dostluk Geografo = Yer yazıcı
İtalyanlar Türkçe öğrenmeye de önem vermişlerdi. Venedik’te 1525’te herhangi bir şeyin Türkçe olarak nasıl sorulduğunu öğrenmek isteyenler için bir el kitabı yayımlanmıştı. 1551’de ise Türkçeyi merkezinde öğrenmek amacıyla İstanbul Beyoğlu’nda Giovanni di Lingua (Dil Oğlanları) adı verilen bir dil öğrenimine başlanmıştı.
Türkçenin gerçek anlamda ilk sözlüğü ve dilbilgisi kuralları XIX. yüzyılın ikinci yarısında yayımlanabilmişti. Osmanlı Türkçesini Orta Asya’dan batıya göçen Türkmenlerin Anadolu’da geliştirdikleri bir lehçe olarak kabul eden Ahmet Vefik Paşa, 1876’da basılan sözlüğüne Lehçe-i Osmanî adını vermişti. Bu basımda Türkçe, Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerde hiçbir ayrım yapmayan Ahmet Vefik, 1882’deki ikinci basımda sözlüğü iki bölüme ayırarak Türkçeleşmediklerini varsaydığı Arapça, Farsça sözcükleri ikinci bölüme aktarmıştı. Onun bu çalışmasını çok geçmeden Şemseddin Sami’nin ünlü Kamus-ı Türkî’si izlemişti.
Ahmet Cevdet Paşanın Fuat Paşa ile birlikte hazırladıkları ve Türkçenin bilimsel nitelikli ilk grameri sayılması gerek Kavaid-i Osmaniye de o yıllarda yayımlanmıştı.
Osmanlı İmparatorluğu, üç ana kara üzerinde yayılırken ona bağlı tebaa olan etnik grupların ve konuşulan dillerin sayısı da doğal olarak artmıştı. Ancak bir gel (med) olayını andıran bu genişlemenin git (cezir) demek olan ikinci dönemine girildiğinde kaybedilen her savaşın sonunda o grupların çoğu can ve malvarlıklarını kurtarabilmek için Anadolu topraklarına göçmek zorunda kalmışlardı. Bu göçlerin en acı olayları 93 Harbi denen Rus savaşı ve Balkan bozgunu yıllarında yaşanmıştı.
Milli Mücadele işte bu kayıplardan geriye kalan Anadolu ve Trakya bölgesinde bağımsız bir halk egemenliğini sağlamak amacıyla başlamıştı. 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile Türkiye Devleti adıyla yeni bir devletin kurulduğu ilan edilmiş, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde de Türkiye Devleti nitelemesi yinelenmiş, ama yasanın 2. maddesine ”Türkiye devletinin resmi lisanı Türkçedir” hükmü eklenmişti. Cumhuriyet Anayasası olarak nitelenen 20 Nisan 1924 tarihli yasada da Türk devleti yerine Türkiye Devleti adı kullanılarak Türkiye Cumhuriyeti’nin yalnız Türkler tarafından değil, Türkiye denen bu topraklarda yaşayanların ortak çabasıyla kurulduğu yansıtılmak istenmişti. Üstelik etnik kökene dayanmayan bir vatandaşlık tanımı yapılarak 88. maddede, “Türkiye halkına, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur denilmişti. Bu tanım 1961 ve 1982 anayasalarında da yerini korumuştu. Dolayısıyla vatandaş olan ve vatandaşlık haklarından yararlanmak isteyen bireylerin, devletin resmi dili olan bu ortak Türkçeyi öğrenmeleri bir yönüyle zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Çağımızın demokrasiye örnek gösterilen ülkelerinde bile yönetimde ve eğitim-öğretimde ortak olan resmi dil kullanılmakta, vatandaşlığa alınmak için başvuran yabancılardan da öncelikle dil sınavını vermeleri istenmektedir.
Öte yandan, ortak dilin yazıya dönüştürülmesi için yasa ile saptanan simgeleri yani abece’yi kullanmak da vatandaşlar için bir zorunluluk olarak algılanmalıdır. Unutmamak gerekir ki 1928 Kasımında kabul edilen yeni Türk Harfleri Yasasına, Türk Ceza Yasası ile bir yaptırım da getirilmiştir. Önceleri yasanın 526. maddesine konulan hükümle bu zorunluluğa uymayanlara 2-6 aya kadar hafif hapis ya da 1.000-5.000 TL. para cezası öngörülmüştü. Son düzenlemede daha etkili olan hapis cezası korunurken para cezası metinden çıkartılmıştır.
Bazı etnik grupların “söylemimize bu harfler yetmiyor diyerek” ortak abeceye “q, x, w” gibi harfler eklemek istemeleri de yürürlükteki yasalara aykırı bir girişimdir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, nüfus cüzdanlarına bu harfleri kullanarak Kürtçe isim yazılması için yapılan başvuruyu devletin egemenlik hakkına ve Türk harflerinin kabulüne ilişkin yasaya aykırı bularak reddetmiştir.
Ekonomik ve kültürel sömürüyü perdeleyen küreselleşme simidine sarılanların bu gerçekleri göz önüne alarak ortak dil Türkçeye saygı göstermelerini dileriz.
|