81. DİL BAYRAMI
Orhan KARAVELİ
Onur Ödülü Töreni Konuşması, 26 Eylül 2013

      Biraz önce Nâzım’dan söz edildi. Nâzım’ı azıcık da olsa şöyle bir görenler, ona dokunanlar, elini sıkanlar çok etkilenirdi. (Şimdi bazı kimseler diyorlar ki filanca siyasetçiye dokunmak ibadet yerine geçermiş... Olabilir! Siyaset sahnesinde her türlü oyun oynanabilir. Biz de demek ki bunlara katlanmak zorundayız...) Ben, Nâzım Hikmet’le Moskova’da, 1960 Ağustosunda iki hafta boyunca arkadaşlık etmek, gece gündüz beraber söyleşmek, içmek, ülkeden söz etmek fırsatını yakalamış bir insanım. Çok azaldı Nâzım Hikmet’i şöyle azıcık da olsa görenler; bir elin parmakları kadar diyebilirim. Ben onların arasında kendimi, bir tesadüf sonucu veya gazetecilik mesleği nedeniyle en şanslı olmak durumuna getirdiği için Tanrıya şükrediyorum.
      O sırada Vatan gazetesinde dış politika sütununu yazıyordum. 27 Mayıstan kısa bir süre sonra Moskova’ya Doğu Bilimcileri Kongresine katılmak için bir bilim adamları heyeti gitti; o zamanki hükümet tarafından seçilen üç de gazeteci... Birisi Ulus’tan Prof. Ahmet Şükrü Esmer, öbürü Milliyet’ten Ömer Sami Coşar, Vatan’dan da ben. Bütün hayalim Nâzım Hikmet’le orada hiç olmazsa on beş dakika, yarım saat konuşabilmekti. Zaten giderken de Fazıl Hüsnü Dağlarca bana “Nâzım Hikmet’le bir konuşma yapmadan dönersen hiç dönme buralara” demişti. Ona biz “üstat” derdik; gerçekten çok ilginç bir insandı.
      Nâzım’la benim aramdaki dostluk, oradaki heyeti -çok üzücü bir şey bu- çok rahatsız etti. Çünkü onlar Nâzım’la konuşmayı, elini sıkmayı çok kötü değerlendirdiler; arkalarını döndüler Nâzım Hikmet’e. Ben çok üzülüyordum. Beni de şikâyet ettiler. Hatta o zamanki büyükelçi Fahri Korutürk’e beni şikâyet ettiler. Fahri Korutürk, 27 Mayısın Deniz Kuvvetleri Komutanıydı, daha sonra Moskova’ya gitmişti. Sonra cumhurbaşkanı oldu. Bence Çankaya’da Mustafa Kemal Atatürkümüzün koltuğuna oturmayı hak eden çok az sayıdaki cumhurbaşkanından biri. Öbürlerini de biliyorsunuz; başta Ahmet Necdet Sezer olmak üzere... Onun da biraz önce kutlama iletisini aldım ve çok duygulandım. Kendisiyle yakın bir dostluğumuz olduğunu da yeri gelmişken söyleyeyim.
      Nâzım Hikmet’ten çok söz edildi; çok isabet edildi! Nâzım Hikmet, Türk dilini kullanan en önemli şairimizdi, ozanımızdı; buna hiç şüphe yok. Nâzım Hikmet, bir büyük yurtseverdi. Ben bunu öylesine derinden gördüm ki çok etkilendim.
      Bir gün Nâzım Hikmet bana “Ne yapıyorsun öğleden sonra” dedi. “Bir programımım yok, siz ne düşünüyorsunuz” dedim. “Ben seni bugün bir toplantıya götüreceğim” dedi, “ben, şiir okuyacağım!” Ben “kimlere şiir okuyacaksınız” diye sordum. “Sovyetler Birliği’nde kimler varsa, başta Ruslar olmak üzere, onlara” diye yanıtladı.
      Gittik. Muazzam bir kalabalık. Son derece şık bir Nâzım Hikmet kürsüye çıktı. Ben sanıyordum ki Rusça şiirler okuyacak. Hayır! Kendi yazdığı Türkçe şiirleri okudu. İnanılmaz bir şey! Salondan alkıştan inliyordu. “Tekrar, tekrar; bis, bis” sözleriyle, çığlıklarıyla insanlar ayağa kalkmışlardı. Nâzım Hikmet, o güzel şiirlerinden okudu; Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan okudu. Hepinizin bildiğini sandığım başka şiirlerini okudu. Deliler gibi alkışladılar...
      Toplantıdan sonra bir Gürcü lokantasına gittik. Orada akşamları kafayı çekiyorduk, söyleşiyorduk geç saatlere kadar. Orada birtakım duygusal şeyler de yaşadım. Yeri gelmişken söylemek isterim. Nâzım Hikmet bir kalp spazmı geçirdi; benim kucağıma yığıldı. “Bana bir şey olmaz korkma; doktor falan da çağırmaya kalkışma” dedi; “hem öleceksem burada, senin yanında, kendimi İstanbul’da hissederken öleyim.” Sonra şunu ekledi: “Öldüğüme yanmam. Nasıl olsa er geç öleceğiz; ama buralarda gömerler, ona yanarım!”
      Dolayısıyla ben 1960’tan beri her fırsatta Nâzım Hikmet’in Türkiye’de, vasiyeti uyarınca gömülmesinin avukatlığını yapmaya çalışıyorum. Sonuna kadar da yapacağım. Bazı kimseler “çok güzel bir mezarlıkta yatıyor; yanında Gogol var, Puşkin var” diyor. Olabilir; ama Nâzım Hikmet, Anadolu toprağında hiç olmazsa kemikleriyle yatsın diyorum. Çünkü ona çok büyük haksızlık edilmiştir. Belki Türk milleti bunu, bu şekilde ödeyebilir, diyorum.
      Şimdi, esas söyleyeceğime geliyorum. Artık babam yaşındaydı; kendisini babam gibi sevdim. Çok duygusal bir şeydi. Biz böyle bir yurtseveri nasıl harcamışız? Böyle bir yurtseveri bize vatan haini diye nasıl öğretmişler? Onun kitaplarını, Atatürk’ten sonra nasıl yasaklamışlar? İnanılmaz bir şey! Birey olarak bunun ağırlığını hissettim.
      “Yahu Nâzım,” dedim, “sen gittin Türkçe şiirler okudun. Herkes deliler gibi alkışladı. Anladılar mı dediğini? İçlerinde Türkçe bilen var mı?” Nâzım “Birkaç Türkçe bilen var” dedi, “bizim Orta Asyalı, Türkçe konuşanlar var ya onlardan; ama yüzde 99,99’u tek sözcüğünü anlamadı.” Ben “Neden” dedim “anlamadıkları bir şiiri deliler gibi alkışlıyorlar? Senin Davudi sesini mi?” Nâzım “Bırak sesimi bir yana” dedi, “Türkçenin güzelliğine mest oluyor onların hepsi. Türkçe bir müzik dilidir! Ben, Mısır’da da söyledim Türkçe şiirler. Orada da alkışladılar. Gittim Küba’da da söyledim. Orada da alkışladılar. Nereye gitsem benden Türkçe şiirler okumamı istiyorlar ve deliler gibi alkışlıyorlar. Çünkü Türkçe dünyanın en güzel dilidir, en müzikal dilidir!”
      Beni kitaplarım nedeniyle böyle güzel, böyle anlamlı bir ödüle değer görenlere çok teşekkür ediyorum. Türkçe gerçekten sahip çıkılması gereken ve uğruna savaş verilmesi gereken bir dildir. Yüce Atatürkümüz, insanlık idealinin, insanlık tarihinin en yüce insanıdır, tartışmasız. Bırakın, kim ne derse desin! İsterse “ayyaş” desinler, ne derlerse desinler... Atatürk bu sözlerle küçülmez! Atatürk bu sözlerle daha fazla büyür, daha fazla yüceleşir. Biz her şeyimizi Atatürk’e borçluyuz. [Konukların alkışları.]
      Bu alkışlarınızla beni ağlatacaksınız. Zaten biraz duygulandım. Ben Ankara’ya her gelişimde böyle aşırı bir duygu seline kendimi kaptırırım; çünkü ben Ankaralıyım. Kıskanmayın beni, kıskanmayın! Ben Atatürk’ü birçok defalar gördüm çocuk yaşlarımda. Arabasını durdurdum, doğum yerim olan Samanpazarı’nda. 29 Ekim 1933’te daha 4 yaşında bile değildim, onun o harika nutkunu kendi sesinden dinledim. İnanın sözcüğün tam anlamıyla çarpıldım; hâlâ çarpılmış durumdayım! Sonra Söğütözü’nde onun kucağına çıktım. Öylesine yakın yaşadım. Atatürk’le doluyum. Atatürk’e ve Atatürk’ün bütün devrimlerine bağlıyım.
      Ne dedim biliyor musunuz Atatürk’ün arabasını durduğumda? Samanpazar’ında önüne çıktım ve durdurdum. Tek başına bir araba. Öyle sağında solunda falan korumalar yok; yoktu böyle şeyler... Atatürk’ü zaten milleti koruyordu. Milletinin korumadığı insanlar, üç bin değil yüz bin koruma da tutsalar geceleri biraz zor uyurlar!
      Arabasını durdurdum Atatürk’ün... “Gel” dedi. Arabasının kapısını açtı. “Benim arabamı durdurdun. Niçin durdurdun?” Dedim ki “Sizi görmek için.” Sordu: “Sen beni daha önce hiç görmedin mi?” “Gördüm,” dedim “ama o zaman mesafe vardı aramızda; ben sizi çok daha yakından görmek isterim.” “Eee şimdi gördün,” dedi, “ne düşünüyorsun benim hakkımda?” “Siz de işte bizim gibi insanmışsınız” dedim, “ben sizi gökler gibi bilirdim.” Güldü böyle, yanağımı okşadı. Sonra da saçlarımı okşadı. Bana herkes soruyor: “80 yaşını geçtin, 90’a gidiyorsun var gücünle. Bir tane saçın döküldü mü?” Dökülmedi; çünkü Atatürk dokundu onlara!
      Arkadaşlar ben, Sabiha Gökçen’in manevi oğluyum. Pek bilinmeyen bir şey. Dolayısıyla Atatürk’ün de manevi torunu oluyorum, dikkat edin... Ölümünden önce benim Sabiha Gökçen Hanımefendiyle 1953’ten gelen bir yakınlığım vardı. 1990’lı yıllarda annemi 92 yaşında kaybetmiştim. O sırada Sabiha Gökçen’i Tunalı Hilmi’deki evinde ziyaret ediyordum. Çok üzgündüm. “Neyin var?” diye sordu. Annemi kaybettiğimi söyledim. Biraz düşündü; harika bir kadındı. Daima yanında havacı generaller olurdu. Ölümünde de aile adına ben konuştum; onu pembe ipek kumaşlar arasında kucaklayarak mezarına indirenlerden biriyim. “Orhan Bey, ben anneniz olsam kabul eder misiniz” diye sordu. Tabii çok şaşırtıcı bir şey. “Hanımefendi bundan onur duyarım; ama bir sorun var,” dedim. “Nedir sorun” diye sordu. Dedim ki “Şimdi ben sizin manevi oğlunuz olmayı kabul edersem Atatürk’ün de dolaylı olarak manevi torunu olmak gibi bir durum doğacak. Haydi sizin oğlunuz olmayı hak ettim, Atatürk’ün torunu olmayı ben sırtımda taşıyabilir miyim?” Ne dedi biliyor musunuz? “Taşırsınız Orhan Bey, taşırsınız. Atatürk’ü anlayan, devrimlerine sahip çıkan bütün kız ve erkek çocukları zaten onun çocukları, torunlarıdır!”
      Atatürk’ün Sevgili Çocukları,
      Dil Derneği’ne, Türk diline gönül veren sizler, Atatürk’ün devrimlerine sahip çıktığınız sürece sizler de onun çocukları, torunlarısınız. Babanıza, dedenize ihanet etmeyin! Atatürk’ü koruyun bu üçüncü, beşinci sınıf insanlardan!