|
ÖDÜLLENDİRİLMEK GÜZELMİŞ |
|
Yusuf ÇOTUKSÖKEN |
|
Ödül almak, ödüllendirilmek güzelmiş doğrusu. Çalışıyorsunuz, ortaya bir ürün koyuyorsunuz; alanınızda verilen ödüllerden birine başvuruyorsunuz; alanın ustaları çalışmaları kılı kırk yararcasına inceleyip en iyisine (bu yerine göre; en başarılısına, en güzeline, en yararlısına, en işlevsel olanına…) ödül veriyorlar. Ortak bir mutluluk oluşuveriyor kendiliğinden. Ürünün yaratıcısı/yazıcısı sevinmekle kalmıyor yalnızca; seçiciler de yaptıkları doğru seçimden memnun görünüyorlar, okurlar/izleyenler de kendi izleme alanına giren yazarların ödül kazanmalarından daha değişik tat aldıklarını söylüyorlar… Gerçekten de çok mutluyum. "Dil Derneği Beşir Göğüş Türk Dili ve Eğitimini Geliştirme Ödülü" bu yıl bana “Türk Dili Dersleri 1” (Papatya Yayıncılık, İstanbul, 2008) adlı kitabım nedeniyle verildi. Belki inanmayacaksınız ama, Beşir Göğüş Ödülünü bir gün kazanacağımı biliyordum. Hani içime doğmuştu derler ya, onun gibi. Bu yıl, düşüm gerçekleşti. Ödüller üzerine bugüne değin olumlu olumsuz pek çok görüş ortaya kondu: Kimisi ödüllerin işlevsizliğine, gereksizliğine değindi; kimisi ödül sahiplerinin çok önceden ahbap çavuş ilişkisi içinde belirlendiğini ileri sürdü; kimisi ödüllerin sanatçıların/yazarların verimini düşürdüğü görüşünü savundu; kimisi ödüllerin çok önemli yankılar uyandırıp ilgili alana canlılık getirdiğine vurgu yaptı; kimisi ödüller sanatçıya/yazara duyulan saygının bir göstergesidir, dedi… Ödülleri hiçbir zaman küçümsemedim, işlevinin bugün dünden daha etkili ve anlamlı olduğunu düşünüyorum. Yazar açısından bakarsanız, alan uzmanlarından oluşan seçiciler sizin kitabınızı başarılı buluyorlar; bu nedenle de size bir bakıma teşekkür ediyorlar. Okur açısından bakarsanız, beğendiğiniz, severek okuduğunuz bir yazar/sanatçı, yapıtlarından biriyle ödül kazandığında ona duyduğunuz güven daha da pekiştiriyor; “bu yazarı/sanatçıyı seçmekte hiç de yanılmamışım, aferin bana!” diye geçiriyorsunuz içinizden. Okur için bir tür geçerlik, okunurluk, yeterlik onayı anlamına geliyor ödül… Yaşamım boyunca hemen her alanda, usta-çırak ilişkisini hep önemsemişimdir. Kimler geçmedi ki usta olarak yaşamımdan? Şöyle bir anımsayayım/anımsatayım: Ansiklopedicilikte Hakkı Devrim ve Nezihe Araz: Onların “rahle-i tedris”inden geçtim. Dilcilikte Berke Vardar’la başladım; ilk dil yazılarımın özendirici eleştirmeni oldu. Doğan Aksan Hocanın kitaplarını kutsal anıt belledim. Ömer Demircan’ın kılı kırk yaran titizliğinden biraz canım yandı ama öğrendiklerim çok oldu; sıkı bir öğretici çünkü. Denemecilikte Nurullah Ataç- Melih Cevdet Anday-Nermi Uygur-Memet Fuat hep yeni ufuklara attılar beni; şaşkınlıktan şaşkınlığa düşürerek. Araştırmacı öğretmenlikte Beşir Göğüş, Emin Özdemir, Adnan Binyazar, Cahit Kavcar örnek aldığım büyüklerim arasında ön sırayı paylaştılar. Bu ustaların çırağı oldum hep, gurur duyarak, onur duyarak. Nermi Uygur “Ustayla Çırak” adlı denemesinde, “Her çırak usta olamaz. Her usta çırak olmuştur,” der. (Yaşama Felsefesi, 1993, s.71) Bu yıl araştırmacı öğretmenlikte 39 yılı devirip 40. yıldan gün almaya başladım. İşe bir rastlantı sonucu ansiklopedicilikle başladım, oradan yardımcı ders kitaplarına geçtim, son on yıldan beri de ders kitapları hazırlıyorum. Bu çizginin doğruluğunu bugün daha iyi anlayabiliyorum. Her araştırmacı öğretmen (öğretimin hangi basamağında olursa olsun), verdiği dersin kitabını hazırlamakla yükümlü görmeli kendisini. Edindiği bilgi ve deneyim birikimiyle yetinmeyen, bilgi ve deneyimlerini sürekli güncellemeye çalışan araştırmacı öğretmen doğal olarak alanında da çıraklıktan ustalığa geçmeye yöneldiğini duyumsamaya başlar. Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bilinçli ve sorumlu bir yurttaşı, Türk/Türkiye kültürüyle yetişmiş Türkiyeli bir Türk olarak; bilgisizlik/karanlık/insan haklarını çiğneyen uygulamalar, işlevini ve geçerliğini (isterseniz son kullanma tarihini de diyebiliriz) yitirmiş töre ve gelenekler, alışkılar, alışkanlıklar, dinsel ve dindışı toplumsal/siyasal/ideolojik baskılar, vd. durumlardan hep insanın kendine özgü yöntemlerle ürettiği bilgiler aracılığıyla kurtulmaya çalıştım. Dün olduğu gibi bugün de akıl, bilgi, yöntem, uygarca cesaretle, bugünü ve yarını yeniden insan haklarına uygun olarak biçimlendirme sürecine kendimce küçük katkılarda bulunmaya çalıştım, çalışıyorum… Çırak olduğumu hiçbir zaman unutmadan, ama bir gün usta olacağımı hep düşleyerek. Yine Nermi Uygur’un tanıklığıyla söylemek istiyorum. Şöyle diyor Uygur: “ Ustası ‘oldu’ demeden ‘ben usta oldum’ diyen, ustalıktan anlamayanlarca alkışlansa da, bilenlerin gözünde iyi bir çırak bile değildir.” (agy. s.73) Beşir Göğüş Ödülünü, ustalarımın bana verdiği bir ustalık belgesi olarak algılıyorum, sevinçle ama biraz da korkarak. Ustalarım; kafa tembelliği, gönül yoksulluğu, düşünme sıradanlığı ve yavanlığı, tutku yetersizliği, ezbere yaşama çelimsizliği gibi konularda kuru bir bilgilendirmeden her zaman uzak durdular; karşılaştığım sorunları kendi bilgi, deneyim ve yeteneğimle çözmeyi öğretme yolunu seçtiler. Doğru da yaptılar… Bugün benim usta olduğuma onay verenlere kısaca şunu söylemek istiyorum: Ben, çıraklıkla ustalığı iki ayrı kişilik olarak göremiyorum, kendimi her ikisinin uyumlu bir karmaşası olarak görmek, değerlendirmek istiyorum. Çünkü öğreneceğim çok bilgi ve deneyim olduğu gibi, öğrencilerime ve çevremdekilere de bilgi, deneyim, duyarlık bakımlarından öğreteceklerim (galiba sergileyeceklerim sözü daha uygun düşer) olduğunu düşünüyorum. Toplum olarak yerinde, zamanında ve ölçüsünde özür dilemeyi bilemediğimizden, hak edenlere içten bir teşekkür etmede de yaya kalıyoruz. Oysa özür dilemeyle teşekkür etme arasında çok renkli, cıvıl cıvıl bir yaşam sürüyoruz. Bakın, buraya Beşir Göğüş’ün anısı için, Prof. Dr. Sedat Sever ve Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün’ü dinlemek için, bir bakıma da benim için geldiniz, değerli vakitlerinizin bir bölümünü benim için ayırdınız, vaktinizi aldığım için özür diliyorum. Ayrıca bizi burada buluşturanlara da teşekkür etmek istiyorum, izninizle. Başta Beşir Göğüş Hocamıza, ardından onun adını yaşatmak üzere adına ödül veren Sayın Göğüş ailesine, bu ödülü kurumsallaştıran Dil Derneğimize, Başkan Sayın Sevgi Özel’e, yönetim kurulu üyelerine, Beşir Göğüş Ödülü seçiciler kurulu üyelerine (Sayın Dilek Göğüş Ülgüray’a, Sayın Emin Özdemir’e, Sayın Prof. Dr. Cahit Kavcar’a, Sayın Prof. Dr. Sedat Sever’e, Sayın İbrahim Dizman’a) ve siz değerli konuklara en içten teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım. Sözlerimi yine Nermi Hocamızın şu güzel özdeyişiyle bitireyim: “Öğrencisiz hoca: kokusuz gül. Hocasız öğrenci: güneşsiz ağaç.” (agy. s.74) Hocasız ve öğrencisiz, öbür deyişle ustasız ve çıraksız kalmayın… |