Dilin Çağrısında Yüksel Pazarkaya

Günay GÜNER

      Sevgili Dostlar,
      Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
      Dr. Yüksel Pazarkaya’nın yapıtları ve yaşamı Türk yazınının dış dünyayla iletişiminde, evrensel yazınla uyumlanmasında, ortak yazın değerlerinin insancı bakışla buluşturulmasında bir dönüm noktası anlamı taşır.
      Pazarkaya Almanya’ya ilk yerleşen aydınlarımızdandır. Kimya alanında burslu okumaya gittiği Almanya’da, yüksek kimyanın yanı sıra yazın ve felsefe eğitimini de tamamlar. Almanya’nın önemli gazete ve dergilerinde yazın ve düşünce yazıları, çeviriler yayımlar. Tiyatro alanındaki doktora çalışmasını yazarken Aydınlanma dönemine ilişkin yaklaşık 500 tek perdelik oyunu inceler. Hatta Almanca bilen Muhsin Ertuğrul Pazarkaya’ya, “Böyle bir çalışmayı keşke bizim tiyatromuz üzerine de yapsan” diye yazar.
      Pazarkaya, çalışmalarıyla Almanya’daki Türk toplumunun güzelduyusal sözcüsü, Alman ekiniyle iletişimin elçisi konumuna ulaşır. Bu bağlamda farklı türlerde birçok kalıcı ve yetkin yazınsal yapıt kazandırır, çevirir; Türk ve dünya yazınına büyük katkılar sağlar.
      Yüksel Pazarkaya, yetkinliği ve üretkenliğiyle birçok ilke imza atar. Stuttgart Üniversitesi Tiyatrosu’nu yöneten ilk Türk’tür. Almanya’da, Almancaya oyun çevirip sahneleyen ilk Türk yazardır. Yine Nâzım Hikmet’in bir oyununu Almanya’da ilk kez sahneler. 1964 yılında Stuttgarter Zeitung gazetesinde Nâzım Hikmet üzerine yazdığı yazı, yasaklı dönemde bir Türk yazarın, Nâzım üzerine yayımladığı ilk yazıdır. Türkiye’de söz konusu çalışmaları nedeniyle Pazarkaya’yı fişlemekte, sakıncalı saymakta gecikilmez!
      İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk şiirinden Almancaya çevrilerek yayımlanan ilk kitap Pazarkaya’nın Orhan Veli Kanık Poesie adlı iki dilli kitabıdır. Bu kitap 35 tanınmış eleştirmenin değerlendirmesinden geçerek, her ay yayımlanan En İyiler Listesine giren ve birinci olan ilk ve tek Türk yapıtıdır. Stuttgart IG Metal sendikası adına ilk Türkçe gazeteyi çıkarır. Başlangıcı 1953 olarak belirlenen dünya somut şiir akımına alınmış adlar arasına başından itibaren katılan ilk ve tek Türk şairidir. 1972’de Stuttgart Halk Yüksek Okulu yabancı diller bölüm başkanı olan ilk kişidir. 1964’te başlatılan günlük Türkçe yayınları hazırlayan WDR Köln Radyosu’nun ilk Türk yönetmenidir. Aynı zamanda radyonun Baden Württemberg eyaleti ilk muhabiridir. 1980 – 1982 yılları arasında, Avrupa’da ilk Türkçe yazın dergisi olan Anadil dergisini yayımlar. Anadil dergisine Almanca sayfalar koyarak Türk yazarlardan çevirilere yer verir. 1989 yılında Princeton Üniversitesi Almanca Bölümü’ndeki konuk profesörlüğü sırasında bu üniversitede ilk Almanca oyunu sahneler. 2000 yılında Dresten Üniversitesi’nde başlatılan Chamisso Poetika derslerini vermesi istenen ilk yazardır. 2004 yılında Ohio State Üniversitesi’ndeki konuk profesörlüğü sırasında ise burada ilk, iki dilli, yani Almanca – İngilizce oyunu sahneye koyar.
      Pazarkaya’nın 1977 yılında yayımlanan Oturma İzni adlı yapıtı özgün öykü diliyle, (sonraki yıllarda yazacağı Ben Aranıyor adlı romanıyla birlikte) bir başyapıttır. Türk ve dünya yazınını, verdiği büyük emekle varsıllaştırmış olan Pazarkaya, yapıtlarının güzelduyusal düzeyinin üstünlüğüyle çok etkili bir kişiliktir. Günümüzden tam otuz üç yıl önce yayımlanan Oturma İzni Almanya’ya giden Türk işçilerinin yaşadıkları derin acıyı tema edinmesiyle, benzersiz bir düzeyde işlemesiyle sonraki dönemlerde üzerinde yoğun olarak durulacak birikimin kaynağı niteliğini taşır. Kitabın girişinde açıklandığı gibi, birinci bölümünü oluşturan öyküler, (o zamanki) Batı Alman Radyolar Birliği (ARD) için yazılmış; Almanya’da, Berlin’de günlük Türkçe programlarda yayımlanmış ve orada yaşayan Türkler tarafından ilgiyle izlenmiştir. Oturma İzni’ndeki öyküler çok sarsıcı, bir o kadar da farklı bakışları içeren öykülerdir. Hele de, “21 Kan Gülü”, “Karl Bauer’in Yabancılığı”, “Offenburglu Yolcu”, “Bir Düzeni Bozmak”, “Tapınakta Başkaldırmak” başlıklı öyküler olağanüstüdür. “Tapınakta Başkaldırmak” onlarca yıl önce yazılmasına karşın, farklı okumaları içermesinin yanı sıra, Irak’ın ya da bir başka ezilen ülkenin işgalini çağrıştırabilir. Böylesi bir öngörü gücünü içerir.
      Ben Aranıyor Türk yazınına kazandırılmış benzeri az görülen bir düşünsel (felsefesel) romandır. Romanda Gül, esenliğin simgesidir.  Ayrıca kişilik ve kimlik arayışı ve sorunsalının da ötesinde, özellikle çocuk Orhan'dan yola çıkılarak yaratılmış, müthiş bir insancılık ve emek yüceltisi içerir. Bir simitçi çocuğun olgunlaşmış, incelikli dünyası ancak bu kadar içtenlikle kalıcılaştırılabilir. Aslında çok kapılı, çok uçlu bir roman Ben Aranıyor.
      Değerli eleştirmen, bilim adamı Berna Moran “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış” adlı yapıtının üçüncü cildinin önsözünde Yüksel Pazarkaya’yı günümüz Türk romanının üzerinde durulması gereken önemli adları arasında sayar. Moran: “1980 sonrası Türk romanında tanık olacağımız köktenci değişikliği, yani gerçekçiliğin terkedilip postmodernist çizgide yeni bir anlatı türünün doğuşunu incelerken adını andığım yazarlardan örnekler seçtim. Gerçeklikten kaçış daha yaygındır aslında. Bu yenilikçi akıma Hilmi Yavuz, Yüksel Pazarkaya, Buket Uzuner gibi yazarlardan da örnekler vermeyi planlamıştım, ama sağlık nedenleriyle bundan vazgeçmek zorunda kaldım.” diye yazar. Moran’ın örnek vermeyi düşündüğü roman Ben Aranıyor’dur.
      Oturma İzni de, Ben Aranıyor da bunca zaman geçmemişçesine yeni, bugün yazılmışçasına diri yapıtlardır.
      Göçün ilk şiirsel izlerini de taşıyan, 1968’de yayımlanan ilk şiir kitabı Koca Sapmalarda Biz Vardık 1985 yılında Almanya’da iki dilli olarak yeniden yayımlanır.
      Pazarkaya’nın ilk yapıtlarından Umut Dolayları ve Bir Deneme: Çağdaş Şiirin Ölçütü’nde yer alan denemesi şiir düşüncesi için açıklayıcı nitelikte çok önemli bir çalışmadır.
      2007 Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü de alan Yol Dolayları, Pazarkaya’nın Mutluluk Şiirleri kitabından sonra oluşan şiirlerinin toplamı; 1969 yılında Umut Dolayları ile başlayan, Sevgi Dolayları, Sen Dolayları, Dost Dolayları ile süren dizinin yeni halkasıdır. Bilinen, ama günlük dilde kullanım alanı dar bir sözcük; şairin dilinde yeni anlamlara, çağrışımlara varır. Dostça bir söyleyişin sıcak tınısını edinir. Bir senfoninin ana izleğine dönüşür.
      Batının Aydınlanma birikimini çok iyi özümseyen Pazarkaya, şiirinde, ulusunun düşünsel gelişiminde bu birikimden yararlanmak gerektiğine inanır. Eleştirel aklın, özgür bilincin egemen olmasını savunur.
      Sanatının da belirgin niteliği felsefesel oluşudur. Ulusunun sorunlarına duyarlı sorumlu, tam anmalıyla bir aydındır, Aydınlanmacıdır. Dil ile düşünce; dil ile aydınlanma  ilişkisinden yola çıkar. Dilde yalınlıktan, özleşmeden, duruluktan yanadır. Şöyle der Nermin Küçükceylan’la yaptığı bir söyleşide: “Türkçe de benim yurdum, vururum sırtıma, giderim dünyanın dört bir yanına, istediğim yerde kurarım yurdumu."
      Belirtildiği gibi Pazarkaya tiyatroya tutkundur. 1964 yılında Almanya’daki ilk Türkçe tiyatroyu kurar. Kendi ve İnci Pazarkaya da oyunlarda oynar. İzleyen yıllarda birçok oyun yazar: Mediha (1992), Ferhat’ın Yeni Acıları (1993), Haremden Kadın Kaçırma (1993), Köşetaşı (2000), Kırk Yıl Dile Kolay (2007).
      Mediha’da, üzerine kuma almak isteyen kocayla çatışma teması odağında; kadının, iki bin beş yüz yıl önce Medeia’nın kişiliğinde simgeleştirilmiş olan ve ne yazık ki günümüzde de süren acıları, horlanmışlığı işlenir. Ancak kadının verdiği onur ve özgürlük mücadelesi, geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da sürecektir, sürmelidir.
      Yeni oyun 40 Yıl Dile Kolay’da emekli bir erkek ve kadının çevreleriyle ilişkilerinden hareketle, Almanya’daki Türk göçmenlerin kuşaklardır süren acıları, çatışmaları, yalnızlıkları, parçalanmışlıkları etkili bir dille anlatılır. Yüksel Pazarkaya’nın bu oyunu Kuzey Ren Vestfalya Devlet Tiyatrosu Dinslaken Burghof Sahnesi’ne bağlı olarak bir yıl süreyle, Almanya’da kentten kente dolaşıp oynanan, Alman Devlet Tiyatrosu’ndaki ilk Türkçe oyun olur.
      Bütün bir yeryüzü. Gündelik yaşamıyla, yabancılaşmasıyla, tüketilen değerleriyle bütün bir yeryüzü. Aşk, bağlılık, savruluş, savaş, kıyım, tükeniş… Bir yandan özellikle Rilke’nin tüm yapıtlarının çevirilerini sürdürürken, yeni çalışmasında zaman olgusunu odağa alarak, yeryüzünün, günlük yaşamın dinginliği içindeki devinimini, evrensel bir bakışla öyküleştirir Yüksel Pazarkaya: Güz Öyküleri, Kış Öyküleri, Bahar Öyküleri, Yaz Öyküleri.
      Takvime, süremlere, zamana yayılan öykülerde bir uzun yol koşusuna tanıklık edilir. Eylülden, güzden başlayarak her güne bir öykü. Türkçenin güzelliğiyle, yalın, yakın, içten söyleyiş. Pazarkaya sürem öyküleriyle, Aydınlanma dönemi Batı yazınında ortaya çıkan eğitsel bir öykü türünün Türk yazınındaki ilk yetkin örneklerini verir. Doğan Hızlan’ın da vurguladığı gibi gelecekteki Türk yazarlarına yeni ufuklar açar.
      Yüksel Pazarkaya dost canlısı, içtenlikli, incelikli bir güzel insandır. Bu niteliğiyle de köklü arkadaşlıklar kurmuştur. En unutulmaz dostlarından biri Türk şiirinin değerli şairlerinden Behçet Necatigil’dir. Behçet Necatigil’in Almanya yıllarıyla boyutlanan bu dostluk gelişerek sürmüş; mektuplara yansımıştır. Bir mektubunda, 8 Ocak 1975 tarihli mektubunda şöyle yazıyor Necatigil: “Geçerken günler. Boyuna hatırlamak eski dostları. Gerçi eski dostum değilsin, ama hepsinden de eski, denenmiş bir dostumsun! Seni hatırlamadığım bir gün, hemen olmuyor hiç. Hele akşam saatleri. Daralmalarda. Gözümün önüne geliyorsun, gözlüğün, ince çizgilerinle hep öyle kal, Yüksel, şişmanlama!” Görüldüğü gibi Necatigil’in isteğini yerine getirir Pazarkaya, şişmanlamaz.
      Yol Dolayları’nın son bölümünü oluşturan “Necatigil Dolayları”nın dokusuna da siner bu dostluk. Ayrıca yaşamın dingin yanı, geçip giden ömürler, kentler, evler, sokaklar, semt pazarı, umut/suzluk, akşam… girer şiire usul usul. Pazarkaya’nın has dostu Necatigil’in soluğu gezer bu şiirlerde. Bu yoldaki “Akşamın Saltanatı”, yapıtın da en güzel şiirlerinden: “Tasalluttur saltanatı akşamın / keder vermez onun kadar başka / hiçbir şey. // Sığınak arıyorsun / Korunmasız / Çıkış yolu arıyorsun / Yok bir açık // Akşama benziyor güz günü / Alplerin kuşattığı bu kentte / cam göbeği akışkan bir buzul / kenti değil seni ikiye bölen nehir. // Olmamışsan serserisi bir kentin / akmamışsa içinden bir nehir / gibi kalabalık keder / orda doğmuş orda ölmüşsün ne eder. // Dünya açık / Kapamak istiyorsun / Dünya bağlı / Çözmek istiyorsun…” diye sürer gider şiir.
      Böylesi dostlukların bir diğer verimi ise 2009’da yitirdiğimiz Sevgili Demirtaş Ceyhun üzerine yazdığı, az rastlanır güzellikteki monografidir: Kara Bıyıklıların Aksakalı Demirtaş Ceyhun. Bu değerli kitapta Demirtaş Ceyhun’la ilgili birçok bilgiye, O’nun duyarlılığına, bilincine ulaşmak olanaklıdır.
      Bugünlerde "Dilin Çağrısı - Yüksel Pazarkaya'ya 50. Sanat Yılında Armağan" adlı yapıt bir muştu olup yetişti sevincimize.
      Sevgili İnci Pazarkaya'nın incelikli düşüncesinin ürünü olarak hazırladığı, Sadık Karamustafa'nın tasarımını yaptığı, grafik tasarım ve uygulamasını Aret Bedikyan'ın üstlendiği armağan kitap kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliğini taşıyor.
      Armağan kitap beni yıllar öncesine götürdü. Soğuk mu soğuk bir Stockholm gecesini anımsıyorum. İnci Pazarkaya, Yüksel Pazarkaya, Sevgili Münevver Oğan, ortak dostumuz Mustafa Sönmez otomobilde ilerliyoruz. Benzersiz bir coşku içindeyiz. Ben Ruhi Su’dan bir Karacaoğlan türküsü söylüyorum: Ak kuğular da sökün etti yurdundan / Yiğit olan yatamıyor derdinden… Ülkelerce uzağa Türkçemizin güzelim sesini taşıyoruz. İnci Hanım, Ruhi Su yaşasaydı, sana el verirdi, diyor. Ne büyük onur benim için...
      Yüksel Pazarkaya benim yaşamımda da bir dönüm noktasını, kilometre taşını imler. O’nun dostluğunu kazanmamın sonrasında; düşünce dünyamla, sanatsal algımla, gönül ve dostluk felsefemle artık başka bir boyuttayım, minnettarım.
      Ustam, öğretmenim Yüksel Pazarkaya’ya esenlikle, nice yıllar diliyor, O’na ve Sevgili İnci Pazarkaya’ya, Başkan Sevgi Özel’e, Dil Derneği’nin bu güzel buluşmayı sağlayan dil emekçilerine ve siz değerli konuklara çok teşekkür ediyorum.
13 Nisan 2010 / Ankara