Hoş Geldin Yüksel Ağabey

Rahmi YILDIRIM

      Sevgili Dostlar,
      Sevgili Yüksel Pazarkaya Dostları,
      Türkçe Sevdalıları,
      
Edebiyatımızın çınarlarından Yüksel Pazarkaya için düzenlenen geceye tekrar hoş geldiniz.
      
Yüksel Pazarkaya ile 23 yıldır süren, ağabey-kardeş ilişkisi denebilecek bir iletişimim var. İzninizle bu andan sonra, Anadolu insanına özgü bir yakınlık ifadesi olarak,kendisinden "ağabey" olarak söz etmek istiyorum. Tekdüzeliğe tutsak olmamak için arada Yüksel Pazarkaya diye söz edersem de bağışlansın.
      
Yüksel Ağabey liseden sonra eğitimini sürdürmek üzere 1957 yılında Almanya'ya gitmiş. Aynı yıl ben dünyaya gelmişim. Yani, Yüksel Ağabey'in Türkiye-Almanya hattında benim ömrümü dolduracak bir yaşam deneyimi var.
      
Yüksel Ağabey, insanlar, aileler, topluluklar, ülkeler, halklar arasında kurduğu dostluk ve barış köprüsüyle edebiyat dünyasında çoktandır yerini aldı. Şu an, etiyle, kanıyla, canıyla ve heyecanıyla da aramızda. Ankara'ya özgü bir bahar akşamında aramızda olmakla bizleri sevindirdi, mutlu etti. Çok teşekkürler Yüksel Ağabey.
      
Yüksel Ağabeyin Almanya'ya gitmesinin ardından, Türkiye'nin yoksulları da Almanya yollarına düştü. Doğu ile Batı arasına demirperde inmişti. Demirperdeyi duvar izlemişti. Batı'nın Doğu'ya üstünlüğünü kanıtlaması, bunun için de üretimi artırması, artan refahtan emekçilere de koklatması gerekiyordu.
      
Kapitalizm, refahı insanların tümüne koklatmaz; ama, hemen yanı başında taştan bir duvar, demirden bir perde vardı. İnsanlar duvarın, perdenin ötesinde hümanist, yani insancıl, refahın hakça bölüşüldüğü bir düzen kurulduğunu sanıyorlardı.
      
Bu sanıyı boşa çıkartmak zorunluydu. Yoksa kapitalizm gitti giderdi! Kapitalizm gitti gider olmasın diye, işsizlik bile rafa kaldırıldı. Oysa işsizlik, kapitalist düzenin varlık koşuludur. Dışarıda daha düşük ücrete çalışmaya hazır işsizler olmalı ki, makine ve torna başındaki işliler seslerini çıkarmadan boyun eğsinler.
      
İşte Avrupa kapitalizmi, duvarın ötesine yenik düşmemek için, kendi varlık koşulunu bile rafa kaldırdı; anavatanındaki işçilerle yetinmedi, başka ülkelerden işçi ithali yoluna gitti. En çok da Türkiye'den işçi aldılar. Ne de olsa Türkler eski dosttur; sadece çalışmazlar, sorgusuz sualsiz şehit olmasını da bilirler. Nitekim Çanakkale'de, Galiçya'da, Sina Çölü'nde, Filistin'de, Alman generallerinin komutasında tabur tabur, tümen tümen şehit olmuşlardı.
      
Ne ki, 1960'larda gelen işçiler, sadece işçi olarak gelmediler. Bir Alman sosyal bilimcisi demiş ki "Biz Türkiye'den işçi istedik, onlar insan gönderdiler." Ne yaman bir tümce, değil mi dostlar! "Biz Türkiye'den işçi istedik, onlar insan gönderdiler!
      
Alman kentsoyluları, sadece işçi değil, insan ithal ettiklerini on yıllar boyunca görmek istemediler. İstiyorlardı ki, gelen işçiler montaj bandında, temizlenecek sokak ve caddelerde işlerini yapsınlar; sonra gettolarına kapansınlar; ortalıkta görünmesinler.
      
Uzun süre ortalıkta görünmesine izin vermediler. Türk kentsoylularının hükümetleri de farklı düşünmüyorlardı. Onlar da Almanya'ya gönderdikleri insanları insan olarak değil, "döviz makinesi" olarak gördüler, aslında hâlâ da öyle görüyorlar. Ne ki, onlar ne döviz makinesiydi ne de ortalıkta görünmesi istenmeyen makine parçası. Onlar, nasırlı elleri, kahramanlığa ve ihanete de açık yürekleri, iyiliğe de kötülüğe açık vicdanlarıyla insandılar.
      
Yine de Türk ve Alman siyasetçiler onları "işçi", "döviz makinesi gurbetçi" olarak görmekten vazgeçmediler. Bin bir türlü acı yaşandı. Siyasetçiler vicdanlarını ve gözlerini kapamışlardı; ama iyi ki edebiyatçılar vardı. Yüksel Pazarkaya vardı, Bekir Yıldız vardı, Fakir Baykurt vardı.
      
Edebiyatçılar vardı. Edebiyatçılar olmasa dünya yaşanmaz olurdu, hayat çekilmez olurdu.
      
Yüksel Pazarkaya da dünyayı insanca yaşanılabilir kılmak için, edebiyatçı olarak üzerine düşeni yaptı; siyasetçinin görmek istemediği, gettolara kapattığı insanları gün yüzüne çıkardı. Şiirleriyle, öyküleriyle, radyo programlarıyla, kitaplaştırdığı söyleşileriyle.
      
Şiirlerinde, öykülerinde, radyo programlarında hep insanı anlattı. İnsanı anlatırken, Türkiye'yi anlattı, Almanya'yı anlattı, insanlığı anlattı. Yeri geldi, tam da bu topraklara özgü ilkel cinsel çekime kurban giden, 21 bıçak yarasıyla can veren Ayşe'nin acıklı öyküsünü yazdı. Yeri geldi, Türkiye-Almanya hattında kurulan ekmek ve emek köprüsünde, Güldane ile Mahmut'un tümüyle ticaret kokan evliliklerini yazdı. Yeri geldi, gettolardaki kaçak işçi denetiminden kurtulmak için çöp variline gizlenen ve gizlendiği yeri hiç de yadırgamayan Hamza'yı anlattı. Yeri geldi, Almanya'da kendisi de çalıştığı halde, parasını kocası Hasan'a vermek zorunda kalan, aksi halde dayak yiyecek olan Sevil'i yazdı.
      
Sadece Türkiye'den giden ve işini yaptıktan sonra ortalıkta görünmesi istenmeyen insanları değil, işini yaptıktan sonra ortalıkta görünmesi istenmeyen Almanları da yazdı. Karl Bauer, yaban ellerden gelen göçmen işçilerin bulunduğu semte yerleşmiştir. Göçmen işçiler Alman kentsoylularına ne denli yabancıysa, yerli Karl Bauer de öyle yabancıdır. Zaten bu yüzden göçmen işçilerin bulunduğu semtte ev tutmuştur. Çocuklar yerli olsun yabancı olsun çocukturlar. Ayrı gayrı bilmezler. Karl Bauer mutludur, kendi çocuklarının oyun arkadaşı bulmalarına. Göçmen evinin kapısını çalar, yalvarır, "Çocuklarınızın çocuklarımla oynamasını yasaklamasın" diye dil döker.
      
Yüksel Pazarkayalar bunları da yazarlar.
      
Çünkü, siyasetçiler ve kentsoylular insanları ayırsalar da, edebiyatçılar hayata insan gözüyle, gönül gözüyle bakarlar. Edebiyatçıların gözünde dili, dini, cinsi, rengi ne olursa olsun hepsi insandır.
      
Yüksel Pazarkaya bu duyarlılığını aslında Almanya'daki ilk yıllarında şiire de dökmüştür. Berlin'de duvarın yükseltildiği yıl, yani 1961 yılında, duvara şiirle isyan etmiştir.
      
Nazım Hikmet nasıl ki kentsoyluların duvarına "O duvarınız vız gelir bize vız" diye isyan ettiyse, Yüksel Pazarkaya da, asla antikomünizme düşmeden, emekçiler adına emekçiler üzerinde egemenlik kuran parti bürokratlarının duvarına aynı duyarlılıkla isyan etmiş, belki de duvara karşı ilk şiiri yazmıştır.
      
1989 yılında duvar yıkılır. Duvarın yıkılmasının ardından Almanya birleşip büyür, en çok sevinen Türkler olur. Ama Hitler artığı Batı ile Stalin artığı Doğu'nun birleşmesinden Türklerin ve öteki yabancıların payına sadece korku ve ölüm düşer.
      
Pazarkaya'nın belirttiğine göre, birleşmeden sonra ırkçı saldırılar adeta patlar, her yıl binlerce ırkçı saldırı yapılır. Solingen ve Möln'de insanların yakıldığı 1993 yılında toplam 4 bin saldırı, 1994 yılında ise 7 bin ırkçı saldırı. Türkiye'de olduğu gibi Almanya'da da polis saldırganlara göz yumar.
      
Siyasetçi her yerde siyasetçidir. Alman siyasetçiler de, Türkiye'deki ortakları gibi saldırıları mazur gösterecek söylem üretirler ya da suskunlukla geçiştirirler. Halen de öyle yaparlar. Kentsoyluların mahkemeleri de her yerde aynıdır. Mahkemeler de zararsız gençler diyerek saldırganları hafif cezalara çarptırır.
      
İnsan, Bolu'da bir yerel mahkemenin verdiği Yargıtay'ın da onayladığı bir kararı anımsamadan edemiyor. Her şehide karşılık 5 DTP'li öneren bir yazıydı. Irkçılık, halklar arasında kin ve nefret, özünde bütün coğrafyalarda aynıdır.
      İyi ki edebiyat vardır. Yüksel Pazarkayalar vardır.
      Almanya'nın ünlü edebiyatçılarıyla söyleşti; Nazi deneyiminin utancını hâlâ atamamış Almanya'da nasıl olup da ırkçı saldırıların arkasının gelmediği sorusuna bulabildiği, alabildiği yanıtları radyoda seslendirdi. Yanıtların söz olup uçmaması için, "Mölln ve Solingen'den sonra Almanya üzerine" adıyla kitaplaştırdı.
      Siyasetçilerin, kentsoyluların insanları ayrıştırıcı vicdansızlıklarına karşı, iyi ki bu çalışmaları yaptın, Yüksel Ağabey! İyi ki bu öyküleri kaleme aldın, şiirleri yazdın!
      Yüksel Ağabey aynı zamanda radyocuydu. Doğu ile Batı arasına duvar ve perde girdiğinde, Batı, Doğu'ya üstünlüğünü kanıtlamak için üretimi ve refahı artırmakla kalmadı, ithal ettiği insanlar, Doğu'nun radyo yayınlarına kanmasınlar diye onlara kendi dillerinden radyo televizyon hakkı da tanıdı.
      Köln Radyosu 1968 yılında yayına başladı. Benim Yüksel Ağabey ile tanışmam da Köln Radyosu sayesinde oldu. Ben radyocu, edebiyatçı olarak eğitilmedim. Savaşmak üzere eğitildim. Yani Türk ordusunda askerdim. Üsteğmen rütbesindeyken, 12 Eylül darbesi liderinin imzaladığı kararnameyle görevime son verildi, tutuklandım. Metris Cezaevi'nde iki buçuk yıl süren tutukluluktan sonra serbest kaldım. Yapacak iş yoktu. Sadece adam öldürmesini bilen birine kim iş verirdi. Gözümü gazeteciliğe diktim. Tesadüfen ANKA Ajansı'na girdim.
      ANKA'da Varlık Özmenek, Köln Radyosu'nun da aralarında olduğu Avrupa TRT'lerine haber geçiyordu. Beni yanına aldı. Yüksel Ağabey ile bu vesileyle önce telefonda tanıştık, sonra Ankara'ya gelişlerinde yüz yüze tanıştık, ağabey-kardeş olarak dost olduk.
      İyi ki tanışmışız; iyi ki dost olmuşuz Yüksel Ağabey...
      Güzel bir bahar akşamında aramıza katılmakla sevindirdin, mutlu ettin bizi. Sana sağlıklı, yeni eserlerinden bizi yoksun bırakmayacağın uzun ömür diliyorum.