“Eğitim hayatımın önemli bölümü, ‘anadili eğitimi’ üzerinde çalışmakla geçti. Anadili, bir çocuğun ailesi içinde ve çevresinde öğrendiği dildir… Çevresindeki varlıkları onunla tanır, iyilik, kötülük, sevgi, saygı ve benzeri kavramları onunla öğrenir. Somut olsun, soyut olsun bütün kavramlar dille birleşince belirlenir, sınırlanır, sanki somutlaşır. Bu nedenle bir insanın edindiği kavramları, onun anadilinden ayırmak olanaksızdır. Anadili; insanın zihnine sözcükleriyle, anlatım kalıplarıyla, ahengiyle, sözcük türetme yollarıyla, bir dizge (sistem) olarak yerleşir. İnsan, kendi dili içinde türetilmiş sözcükleri daha kolay anlar. Yabancı sözcüğü, anlamamaktan başka, sesi ve yapısıyla yadırgar. Bu tepkiyi gösteren duyguya, dilbilimciler ‘anadili duygusu’ derler. Anadili, insana kendi toplumunun deneyimlerini, değer yargılarını da birlikte getirir. Büyüklerin öğütleri, atasözleri, anadilinin edebiyatı bu konuda başlıca taşıyıcı olur. Diyebiliriz ki anadili, bireyi ulusallaştırır. Bu nedenle, anadilinin ulusal eğitimde önemli yeri vardır. İnsanın sonradan öğrendiği diller, kişinin zihinsel yaşamının temeline yerleşmiş olan anadilin yerini tutamaz. Bunun sonucu olarak birkaç dil bilen sanatçıların, düşünürlerin yarattıkları eserler arasında en derinleri, en duyguluları ve inandırıcı olanları anadiliyle yazdıklarıdır. Bu nedenle sanat, düşünce ve bir ölçüde bilim, anadiliyle en iyi şekilde üretilir denir. İlk ve ortaöğretim aşamalarında verdiğimiz anadili becerilerinin yetersizliğinden çok yakınılıyor. Anadilini kullanmayı öğrenme, bu öğretim içinde öğrencinin etkin olmasını gerektirir; başka deyişle öğrenci anadilini konuşarak, okuyarak, yazarak öğrenir, işte en zayıf yönümüz budur: Anadili dersi ilk ve orta dereceli okullarımızda büyük bir çoğunlukla Türkçe ve Edebiyat kitapları içinde kalmaktadır. Oysa bu kitaplar aşılmalıdır. Öğrenci, konuşma, kendisini anlatma fırsatı bulmalıdır. Türkçe ve Edebiyat kitaplarında tanıdığı yazarların eserlerini okuyup değerlendirmeye alışmalıdır. Hele sık sık yazma etkinliği içinde bulunmalıdır. Öğrenciler bu etkinlikler içinde yetişmediği için, üniversite gençler okuduklarını anlamıyorlar’ diye Türkçe dersi koyuyor. Toplum ise, gençlerin bir dilekçe yazmayı beceremediklerinden yakınıyor. Bir eksiğimiz de Türkçeyi doğru telaffuz etmeyi, söylemeyi öğretememektir. Yabancı sözcüklerin yanlış söylenmesinden yakınmıyorum; Türkçeyi ‘kültür ağzı’ (standart Türkçe) ile konuşmayı öğretememekten söz ediyorum. Gençler güzel bir şive ile konuşamıyorlar. Bunun sorumluluğu ilk ve orta öğretim okullarının üzerindedir; çünkü çocuklar aileleri içinde ve çevrelerinde edindikleri yerel ağızları en geç 14 yaşına kadar bırakabiliyorlar. 14 yaşından sonra, söyleyiş organları alışkanlıklarını değiştiremiyor. Bu konuya ilkokuldan başlayarak önem vermeliyiz. Öğretmenlerimiz bu konuda örnek olmalıdırlar.” |